26 Aralık 2011 Pazartesi

öyle topçu ismi olur mu, tanıl bora

...Bir türlü Baran veya Welat isimli bir oyuncu çıkarılamamasının, Diyarbakırspor'un rengini soluklaştırdığına dair şikâyetleri evvelce yazmıştım. 1990'larda Şeyhmus, 'bölgesel' ismiyle kırmızı-yeşil+sarı bir flama gibi geçmişti memleket futbolundan; kariyerini de Diyarbakırspor'un kaptanı olarak tamamlamıştı. Ali, Temel, Dursun, İdris... adları da, Karadeniz takımlarında başka bir rayihâ kazanırlar elbette. 1970'lerin Samsunspor'unda Temel, yakışıyordu mesela. Trabzonspor'un efsane takımı, buraya özgü denemese de, 'yörede' özel tınısı olan isimlerle dolu değil miydi baştan başa? Hele çift isimlileri düşündüğünüzde: Ali Kemal, Ali Yavuz, Mehmet Cemil... (Sivasspor'da bir Ali Haydar görebilir miyiz günün birinde?)

Türkiye'nin isimler yelpazesinin kutupları, İslâmi referanslı adlar ve modern-şehirli nevzuhur adlar, futbol ortamında da temsil ediliyorlar. Birinci kutup kesinkes ağır basar; futbolun sınıfsal ve sosyo-kültürel coğrafyasına ilişkin başlı başına çok şey söyleyen bir gösterge (yazar İdris Özyol'un sözüyle: 'Dedesinin ismini taşıyan çocuklar' bunlar). Gençlerbirliği'nin 1990'ların başındaki bir kadrosunda Ramazan, Rahim, İslâm yer alıyordu.Tribün efsanesidir; bir Fenerlinin, Gençler karşısında bir türlü gol bulamadıkları bir maçta yanındakine "Baksana zaten, ayet-el kürsi gibi takım!" dediği nakledilir. 'Modern' adların gururu, 1960'larda milli takıma yükselen Hacettepeli Onursal'dır.

İsimlerin soy kütüğü de önemli. Tabii, Metin adlı her topçunun, 'Taçsız Kral Metin Oktay' veya 'Sarı Fırtına Metin Tekin'ın hatırasıyla boğuşmasını beklemek haksızlık olur. Gerçi İslâm Çupi, Suat Kaya'yı, Suat Mamat'ın soylu hatırasından azâde düşünemediğini yazmıştı ama...

İsimlerin 'futbolcu ismi' olmaya uygunluğuyla ilgili önyargı ve sezileri yabana atmayın. Lâkin boşa da çıkabilir. Galatasaray'da parlak bir kariyer yapan Hamza Hamzaoğlu'nun İzmirspor'dan gelip forma giydiği ilk TSYD maçının ertesi günü otobüste tanık olduğum bir sohbeti hatırlıyorum. Delikanlının biri, "Hamza diye futbolcu ismi olmaz oğlum" diye kesip atıyordu. Şimdi de genç Cimbomlu Mülayim, ismiyle ilgili anlaşılabilir önyargılarla karşı karşıya..

Kârhanede Romantizm
Tanıl Bora

21 Aralık 2011 Çarşamba

hakkâri'de bir mevsim, ferit edgü

Tanrım! herkes tanıyor beni bu kentte
Ya da herkes herkesi tanıyor.
Ben hariç.
Kendi dahil, kimseyi tanımayan ben hariç
***
Güz olur, kış olur
Bahar olur, yaz olur
Yaban ellerde gün olur
Bizi de burda bulur
***
Kimi yerde kendi sesini bile yadsıması gerekebilir insanın.
Dayanası kalmadığı kendi sesini.
***
Bitti hocam, resimler bitti, cümleler bitti, sobadaki tezek bitti
Üşümeye başladık.
***
Kentleri, köyleri, yedi iklimi, dört bucağı
İnsanların tarihini, coğrafyasını, aritmetiğini öğrenmeden önce
Yazgısını öğrenelim insanların.
***
Sizin dünyanız aklı başında insanların dünyası ise bırakın ben çıldırayım...
***
Hakkâri'de Bir Mevsim
        Ferit Edgü


yanaklarının günlüğü, nihat genç

...Şu tepeden, Boztepe'den bakıyorum, kaburgalarımdan bir taş daha söküyorum, minik kayanın üstünden fırlatıyorum mavinin boşluğuna, uçsuz bucaksız bir sessizlik, yani ıslığı ıssızlığın, düşüyor taş ve hafiften birkaç daire geliyor gibi oluyor, işte hep böyle oluyor, ama olmuyor, kaç kez ölçtük, sanki bir bok varmış gibi boyunu posunu bu koca atlasın, dik açılarını topladık olmadı, buharlı gemiler yaptık olmadı, hiçbiri yanaklarına kadar uzanmadı, hatırlıyorum, bundan beş yüz yıl evvel bir Ceneviz gemisi gelmişti sahile, belki de zenci bir kölesi vardı, güverteden, şimdi olduğum şu tepe bakınıyordu, bir imkansız iklimden kapkara düşler getirmişti saçlarına, yanaklarına uzanacak,, sarıldığı kadar yaşayacak bir kız vardı, olmadı, bir taş attı martıların peşine, belki de o köle benim, devam ediyoruz, inadım var kopmayacağız, bu bir sonsuzluk bekleyişi, bakalım ne çıkacak değil, çıksa da çıkmasa da bekleyeceğiz, hep birlikte nöbetini tutacağız yanaklarının...

                                                                                                                            Dün Korkusu
                                                                                                                               Nihat Genç

kırılsın kanunun telleri felek, seyrani


Kırılsın kanunun telleri felek
Aks-i murat üzre çaldığın yeter

Hakka hakikata oldun büvelek
Zulm ü adalete saldığın yeter


İskender deryanın almış haracın
Ab-ı hayat çeşmesinin taracın
Yememiş söndürmüştür sıracın
Sen benim ahımı aldığın yeter


İsrafil'in surun alacak mısın
Kanununa koyup çalacak mısın
Sen cihanda baki kalacak mısın
Bu zamana kadar kaldığın yeter


Seyranî feleğin olsa edebi
Düşünür katmazdı şekere şebi
Sen de Nuh Nebî'nin gemisi gibi
Azap tufanına daldığın yeter

Seyrani

takvim yaprağı-2


18 Aralık 2011 Pazar

afrika'nın yüreğinde sabah, patrice lumumba

Binlerce yıl, Afrika'm, bir hayvan gibi acı çektin,
Çölü yalayıp geçen rüzgârda savruldu küllerin.
Gözalıcı, büyülü tapınaklar yaptı zalimler
Ruhunu acılardan kurtarmak için
Barbarların yumruğu, beyazların kırbacına karşı
Yalnız ölmekti senin hakkın bir de ağlamak,
Totemine bitip tükenmez açlık, tutsaklıklar oydular,
Ağaçların kabuğunda bile korkunç, zalim bir ölüm
Sinsice seni gözlüyor, sana doğru geliyordu
Ağaçların deliklerinden, ucundan çıkan dallar gibi
Ölüm vücudunu, tedirgin ruhunu sarıyordu.
Göğsünün üstüne kocaman hain bir engerek yılanı koydular:
Boynuna sert içkilerden bir boyunduruk geçirdiler,
Canın ciğerin karını aldılar elinden, ucuz incilerle göz boyayıp
Varını yoğunu inanılmaz, paha biçilemez.
Kulübenden tamtam sesleri karanlık geceye,
Yüce kara ırmaklara zalim sesler ile taşıdı;
Aldatılan kızların, gözyaşlarının, kanların,
Ve küçük adamların kaynaştığı, doların kral olduğu
Anavatan dedikleri o ilençli ülkelere giden
Gemilerin öyküsünü söyleyip.
İşte orada çocuğum, öğüttüler karını gece gündüz
Amansız, korkunç bir değirmende, yok oldu büyük acılar içinde,
Sen de ötekiler gibi birisin. İyi kalpli beyaz Tanrının
Sonunda bütün insanları uzlaştıracağına inanmanı istiyorlar.
Ateşler yakıp ağladın, içler acısı şarkılarını söyledin
El kapılarına çöken evsiz barksız dilencinin
Derken bir şeyler oldu, bir şeyler kımıldadı içinde
Kanın yanıp tutuştu geceleyin
Dans ettin, bağırdın babadan kalma tutkuyla.
Bir fırtına gibi azgın, ama insancıl bir tonda
Bir güç doğuverdi binlerce yıllık felaketten sonra.
Cazın madensel sesinde, önlenmesi güç bir bağırışla
Bir dev kıpırdanışıyla sarstın her yeri.
Şaşırdı herkes, duman oldu bütün dünya
Kanının çılgın ritmini, cazın delice ritmini duyup
Sapsarı kesildi beyazlar bu yeni şarkıyla
Mor meşaleyi karanlık geceye diken bir şarkıyla.
Sabah işte, kardeşim! Sabah! Yüzüme bak,
Yeni sabahlar başlıyor eski Afrika'da.
Yalnız bizim olacak artık bu ülke, bu su, bu kutsal ırmaklar,
Binlerce yıl anası ağlayan zavallı Afrika.
Tüm gücüyle güneş bizim için parlayacak,
Gözümüzün yaşını, suratımızdaki tükürükleri kurutarak,
Zinciri kopardığın an, koca zinciri,
Kötülüklerin, işkencelerin köküne kibrit suyu,
Hür ve şen bir Kongo doğacak kara topraktan,
Hür ve şen bir Kongo - kara çiçek, kara tohumdan!

Patrice LUMUMBA

türkan, nihat genç

Yumuşacık solucanlar, sert kayaların altında yaşar ve zıplayamazlar!

Karmakarışık sandalyeler, dumandan boğulmuş sıkışık masalar, kış günü, tıka basa dolu bu kahveye akşama doğru, simitçiler, çörekçiler, gözlemeciler akın akın gelmeye başlar, itişe kakışa kahvenin ağzı dolana kadar. Elinde tablası, sepeti, sinisi, seyyar satıcılar kahve sahibiyle, garsonla iyi geçinmek zorunda. Usulca tablasını bir kenara koyup, boş bardak toplayıp, güya küllükleri temizleyerek göze girmeye çalışırlar. Bir iki saat içinde on-onbeş kahve gezerler ve yıllarca aynı güzergâhtan ekmek paralarını çıkarırlar.

Soğuk azrailleştiğinde de durum fark etmez. Kahveye girer girmez ellerini ohalayıp sobanın yanına sokulurlar, müşteriyi rahatsız etmemek, çay dağıtan garsonun yolunu kesmemek için tedbirlidirler, asla yüksek sesle konuşmazlar, para alışverişini mümkün olabilecek bir sessizlikte yapar, hır çıkmasın, tartışma olmasın, garsonun kafasının tası atmasın diye, elli-yüz bin lira gibi küçük paralarla çalıştıkları halde, telaşla “üstü kalsın”, “canın sağolsun”, “yarın alırım ağbi” diyerek hızla, üstünkörü işlerini görürler. Kahve sahibi ya da garsonun gözüne battıklarında, iş kapısı kapanmış, felaket demek.

Soğuk bir aralık günü olmalıydı. Kahvenin boğucu pis dumanından daralıp nefeslenmek için kapıya çıktım. Üç-dört kat başörtüsü, başını örtmek için değil, kafasından ağır yaralıymış gibi sargı bezi gibi sarılmış, palto, pardesü yok, birkaç kirli hırkayı üst üste giymiş, elleri soğuktan patlıcan gibi mosmor ve yarılmış pürtük pürtük, yerleri süpüren kirli siyah eteği altında bir etek daha ve sokağın tüm çamuru dizlerine kadar sızmış, sepetinin içinde gözlemeleri soğumasın diye, kalınca havluyla bastırarak örtmüş. Yaklaşmaya cesaret edemedim, seyyar satıcılıkta çok acemi olduğu her halinden belli. Acı çeken bir utangaçlıkla ve usulca, sadece kendi duyabileceği bir sesle; “sıcacık gözlemelerim var, almaz mısınız?”. Sepetin içinden havluyu kaldırdığında sıcacık duman yüzüne dolanıyor, dört-beş gözleme çıkartıp dürüm yapıp, iki eliyle tutup, kahveye girmek istiyor. Her defasında kovulup atılıyor! Kapıda sessizce iki elinde gözleme dürümleri, kahveye rahatlıkla giren simitçi, poğaçacılara imrenerek bakıyor, garson kapıya çıktığında yalvararak: “Bir girip çıkacağım”, Garson: “Patron kızıyor, hadi, hadi, hadi!”..

Özal dönemi yeni bitti, yeni gelen liderler, her gün ekranlarda Avrupa Birliği’ni konuşuyor. Her şeyimizi kaybettik. Zehirden bir ilaç gibi hepimiz her gün ahlâkın ne kadar bozulduğunu konuşuyoruz. Bu ne ağır cümle, bir savaş sonrası gibi ceset dağlarına bakıp: Her şeyimizi kaybettik. Küçükken ıslıkla çaldığımız müziği bile hayat öyle düğümledi ki.. Dedelerimizin anlattığı patates kabuğu yedikleri yoksulluğa hazırlıksız yakalandık. Gözlemeci ablanın şu kat kat giydiği paçavralar, yoksulluğun savaş üniforması gibi. Kadının soğukta çaresiz bekleyişi. Kimsenin duymayacağı fısıltıyla “gözlemelerim var, sıcacık gözlemelerim” deyişi, kalbime inen balta gibi. “Abla bir gözleme versene!” dedim. Eli ayağına dolaştı, yavaşcacık itinayla dürüm yapıp ve o kadar sakin hareketlerle kâğıda sardı ki, sanki evine misafir gitmişim, zerafetle ikramda bulunuyor. “Abla sen bu yavaşlıkla bu işi yapamazsın!” dedim. “Kahveye alsalar, yarısını bitiririm” dedi, iddiayla. “Niye almıyorlar”, “boyları devrilsin, biz de çocuk büyütüyoruz!”.. Ciğerimi yırtan bu sert havayı dağıtmak için, şakayla: “Belki gözlemelerin güzel değil, onun için almıyorlar!” dedim!.

15 Aralık 2011 Perşembe

...



Her şey için ne kadar da acele etmek gerekiyordu..Balkondaki çay belki birkaç yudumda kalır, sigara, bardağın altındaki tabakta söndürülür, hülyalar şehirlerarası bir otobüsün koltuklarındaki geceye saklanırdı.
                                                                                                                                                                                      Akif Kurtuluş

yadigâr ejder


Yadigar Ejder…
Herhangi biri.
Ya da çok özel biri.

Yüzleri çok tanıdık ama adları bilinmeyen insanlar vardır hayatın bir yerinde. Varlıkları, sadece başkalarının varlığını güçlendirmekle tanımlanan insanlar vardır. Herhangi birileri, falanca ya da filanca. Adı, soyadı hiç önemli değil. Başkalarının statüleri uğruna aşağılanan, itilen, hırpalanan gerektiğinde ölümlere gidip gelen insanlar.
Ya da figüranlar diyelim biz bunlara.
Perdenin hazin yüzleri.

Adları sinema afişlerine yazılmayanlar. Yüzleri tanıdık, isimleri bilinmeyen insanlar. Belki de kahvedekilere en çok benzeyenler. Yeşilçam’da kahvede oturmazlar mı iş beklemek için. İnşaat işçilerine ne çok benzerler. Bir yapımcının kahveye girip de iş dağıtmasını beklemek.

Makyajsızlar.
Senaryoyu okuma ihtiyacı olmayanlar. Filmin bir yerinden girip, öylece yok olanlar. Dayak yiyip yiyip ölüp, çay dağıtıp, durakta bekleyip filmden kopup gidenler. Hayatın ıssız sokaklarında gezip, filmin ayrıntı karelerinde yer bulanlar. Makyaja ihtiyaç duymayan figüranlar.

Onlardan biriydi Yadigar…
İri gövdeli, uzun boylu,seyrek dişli, çirkin bir adam. Kötüler hep çirkin olmalıdır değil mi?
Filmlerde eşek sudan gelinceye kadar dayak yerken tanıdık bu iri adamı. Bazen Cüneyt Arkın dövüyordu, bazen de Kemal Sunal.Şaban’dan dayak yemesi ne kadar da trajiktir. Eğer günlük hayatta olsa hepsini dövebilecek niteliktedir Yadigar. Gel gör ki dayak yemek için para almaktadır. O da dayağın en iyisini yer.

10 Aralık 2011 Cumartesi

ıssız ada, boris vian


Günümüzün zamane çocukları
On beş yirmi yaşlarına kadar
Üzgün ve sessizdirler
Karamsar yaşlardan korkarlar
Kahvelerde sıkılırlar
Hiçbir şey etkileyemez onları
Birileri onlarla alçak sesle
Konuştuğunda önce korkarlar
Ve sonra azar azar açılırlar
Size yanıt vermekten çekinmezler
Ve çocuklar, onlar size der ki
İş yok
Yalnızca midemiz dolsun diye
Çalışmak ters bize
Hem bizi bir savaş bekliyor
Ne kadar bekleyeceğiz daha böyle
Ağaçlar yeşil, gözler şefkat dolu
Güneş burnumuzun dibinde
Elli yıl sonra
Derimiz öyle kalınlaşacak ki
Güneş içinden geçemeyecek
Neye yarar, o zaman neye yarar
Yaşlanacak ya da kötürüm olacağız
Güneş, sırtımızdan ısıtmayacak
Ayrıca, kızlar
Erkekleri sevmez
Erkek yaralayabilir
Satın alabilir, kirletebilir, çocuk yapabilir
Çalışmalıyız, çok güzeldir bu
Yok olup gideceğiz
Çirkin kızların sorunu yok
Ya da hiç değil sorunu çözümlenmiş
Ötekileri düşünüp duruyor: gelip geçen insanları
Otobüs bekliyorlar
İlgisi otobüs olan insanlarla
Nasıl birlikte yaşarsınız
O halde kardeşlerim? Çekip gitmeli mi
Issız bir adaya yerleşmeli mi?
Issız ada yok
Ama varlığına da inanabiliriz
Kefil olmadan
Bir tane üretilecek
O zaman bu her şeyi kolaylaştırır
Ama ıssız ada su alıyor
Çünkü ıssız ada artık yapılmaya beri
Yapılmayan çok eski kemanlar gibi
Gizemini de yitirdi.

Boris Vian
Barnum’s Digest
Çeviri:Erdoğan Alkan

6 Aralık 2011 Salı

days of being wild, wong kar wai


"bir kuş cinsi vardır, ayaksız
sürekli uçmak durumunda olan, yere konmayan
bunların uykusu bile 
rüzgâr eserken
havada asılı kalıp uyumaktan ibarettir.

bir gün yere konacaklardır elbet,
ama bu onların ilk ve son konuşu olacaktır
çünkü,
hemen ardından öleceklerdir"

"bir kuş vardı
ölene kadar uzandı ve uçtu
asla hiçbir yere gitmedi
çünkü o başlangıçta ölmüştü"

Days Of Being Wild, A Fei Zheng Chuan
Wong Kar-Wai

köroğlu


Hanlardan şahlardan pervası yoktur
Her daim fakire yarar Köroğlu
Atılır meydana iğvası yoktur
Beylere paşaya sorar Köroğlu

Çok yiğitler ondan alır örneği
Saymaz padişahı paşayı beyi
Kurar fukaraya düğün derneği
Murat verir tuğlar kurar Köroğlu

-Aşık Efkâri.Kültür Bakanlığı belgeliğindeki el yazmasındaki Köroğlu Çoruh Kolu.s.26-

2 Aralık 2011 Cuma

beni uğurladığında, ukalau'l-mecanin



Eyyüp B. Gassan rivayet ediyor:

Beni gözkapaklarından akan bir gözyaşıyla uğurladı. Gözlerinden sakınmak için akışını gizledi.Gözyaşlarının arkasından gitti.Beni de geride hasta, deli ve çılgın olarak bıraktı.Her zaman ayrılığın acısını çektim.
Hatta şüphelerin sırrını parçaladım.

Ukalau'l-Mecanin, Akıllı Deliler Kitabı

azınlık ve çoğunluk üzerine, ulus baker


Çoğunluk yasası adı verilen şey ise, belirgin bir şekilde, istatistiki bir varoluşa gönderme yapar.Sözgelimi medyanın aykırı ve uç noktalarda gezinti yaptırdığı düşüncesi düpedüz yanlıştır.Bir insan köpeği ısırırsa fantezisi ya da genel olarak sansasyon haberciliği adı verilen şey, nedenlerini daha çok sıradan çoğunluk ve merkeze rücu çerçevesinde bulur.Azınlıkların ve çoğulculuğa yapılan “postmodern” davetin ardında bir merkeze çağrı bulunmaktadır.Ortalama insanda gerçekleşmesi beklenen asimilasyon vardır.Bu uğurda olayın biricikliği ve bundan doğan önemi yitip gider.Yazı boyunca sık sık dile getirmeye çalışacağımız gibi, söz konusu olan “çoğunluk”un “azınlık”ları dışlamasından çok, onları kucaklamaya, yutmaya, kapsamaya, kendi içinde usul usul eritmeye meyletmesidir.Türkiye’de kadınların ezilmişliğinden söz edenlere hemen sunulan yanıt, bir kadın başbakanımızın olması(hem de sarışın); Kürtlerin dışlanmışlığına inananları çürütmek için kullanılan sav ise devletin en yüksek kademelerinde yer alanların “etnik kökenleri”ne bakmak değil midir?Yakınlarda şu “Beyaz Türkler” etrafında kopan fırtınalar da herhalde bir azınlığın çoğunluğa erişmek yolunda duyduğu tedirginliğin ifadesidir.
Altmış kişilik ilkokul sınıflarında geleneksel bit taraması yapan kırmızı tırnaklı hocanın parmakları arasındadır azınlığın tanımı: Ç-I-T.Bit kırılır; sessizlik ve bekleyiş de.Bitleri  tesbit edilen, gereği düşünülerek hükümleri kesinleşen üç çocuk arkadaşlarının, “çoğunluğun” yanından apar topar uzaklaştırılarak evlerine gönderilirler.Ama daha önce de dile getirdiğimiz gibi, azınlık demek, “hala bir fırsatın var” demektir işte.İlk buyruk sanıldığı kadar keskin olmadığından, ikincisi aralarından sıyrılarak çıkıverir ortaya.”Hala vaktin var.Öncelikle bitlerinden arın; derinin rengini değiştir; hızlandırılmış kurları takip ederek dilimizi öğren; acele et, kendine hemen bir penis edin, o da olmazsa tez elden bir oğlan doğurmaya bak.Çabuk ol, vakit yitirme.Ortada, meydandaki saatin altında buluşalım…

Ulus Baker
Aşındırma Denemeleri

27 Kasım 2011 Pazar

metafizik, hüseyin ferhad


Seni bir kilise avlusunda dilenmeliyim artık
haçlara gerili avuçlarımda bir suskun çan.
–Ben değil miyim şu yıkıntıların üzerinde uzanan
saçlarım darmadağınık.

Seni bir sinagog avlusunda dilenmeliyim artık 
çıplak ayaklarına sürmeliyim o ilençli yüzümü.
–Ben değil miyim kemirip duran Madde’ye verilmiş
tek sözünü
aklım darmadağınık.

Seni bir cami avlusunda dilenmeliyim artık 
kirli bir mendil gibi sermeliyim yüreğimi önünde.
–Ne var içimi kanatan bu ezan seslerinde 
mihrabım darmadağınık.

Hüseyin Ferhad

kalbi kırık 'müslüm baba', yıldırım türker


Onun fotoğrafı, siyah beyaz çekilmiş. Sonradan renklendirilmiş. Pastel. Bir de sarmaşık gülleriyle çerçevelendirilmiş. Gerçek-dışı bir uçuculuk var, her şeyde. Resimli-süslü kamyon kasalarını, eski berber aynalarını, 'Dünya Güzeli Züleyha'yı, 'Ağlayan Çocuk'u hatırlatıyor. Aile albümünün kanayan yanında. Mağlupların başucunda duruyor. Müslüm Baba. Varoşların Azizi.Nereye gitse, ardında bir yetim ordusu. Müslüm Gürses, hiçbir starın sevilmediği gibi seviliyor. Onu sevenler, kaybedecek bir şeyi olmayanlar çünkü. Feryat figân, kan gülleri; vereceğini yalnız kendi etinden, kendi canından artıranların korkunç aşkıyla seviliyor. Şu dünyada en ufak hükmü bulunmayan; suretleri en çok sabıka kayıtlarına yakışan karaşın kavruk adamlar, tekinsiz mahalle aralarının hapçı kızları. Onun babası olduğu cumhuriyet, nüfusu gittikçe artan üçüncü sayfa kahramanlarının cumhuriyeti. Orada âdetler farklı. Şiddet farklı. Babanın konserleri, topluca kendinden geçme ayinleri. Tuhaf kültlerin ancak gizli kameraya gelebilecek tapınma görüntüleri. Basbayağı dini arınma ritüelleri, jiletin kollarda, göğüslerde bıraktığı izlerle son bulan.
Müslüm Gürses, televizyona çıktığında kitlesi onu takip ediyor.Yol gösterenlerin el kol hareketiyle alkışlamaya, gülmeye, oturup kalkmaya hazır temiz orta sınıf seyircilere alışık koltuklara yığılan yetimler, denetimsiz bir coşkuyla sıkı bir nümayişe çeviriyorlar Babalarının programını. Birlikte söylüyorlar:
"İtirazım var bu dertli şansıma/Dertlerin cümlesine/Talihin böylesine/hayatın sillesine itirazım var/ben hep yenilmeye mecbur muyum?/Ben hep ezilmeye mahkûm muyum?" Onları denetleyebilen tek kişi, Gürses. Kimileyin küçük bir baş işaretiyle, kimileyin ellerini kaldırıp her birinin sırtını tek tek sıvazlar gibi yaparak. Asla otoriteryan bir tavırla değil. Lider gibi değil. Ermiş gibi.

23 Kasım 2011 Çarşamba

uğur kaymaz için

Amca Kaymaz'ın gökyüzüne teslim edercesine havaya fırlattığı Uğur'un avuçları açık, yüzünde mutsuz bir ifade. Önde Uğur'un babaannesi, objektife, daha doğrusu gözlerimizin içine bakıyor. Uğur'un yüzünden en ufak bir sevinç duygusu okunmuyor. Arkada ıssız bir deniz. Puslu bir hava. Uğur'un ayaklarında, tıpkı öldürüldüğü akşamki gibi, bir çift terlik; öylece havada asılı kalmış.

Orhan Miroğlu

21 Kasım 2011 Pazartesi

trafik, zafer ekin karabay

Trafik

kentin baskısı kaldı bize
ve ışıkları trafiğin ya da kazası

oysa biz hep bir düş kazasında
yitirdik arkadaşlarımızı

karşıdan karşıya geçerken
eli bırakılan çocuklardık

o insan kalabalığındaki
son gülümsemesiydi annemizin

sonra hangi tarafa geçsek karşıda kaldık!


Zafer Ekin Karabay

  

ne düşünüyorsun sevgilim, met-üst


2003 yılıydı sanırım, Cumhuriyet'in pazar ilavesinden...

19 Kasım 2011 Cumartesi

cyrano de bergerac

Ihlamur ya da kavak olmasane ne çıkar
Çok yükseklere çıkamasan da yalnızsın
***
Bizde bir laf vardır, evet
Asılan kişinin evinde ipten söz edilmez
***
Her şey olmak isterken,
Hiçbir şey olamadı
***
"Bir kahraman kılıcı saplasa da kalbime,
Vurulup düşsem yere" demiştim, oysa.
Bir kalas geldi, kader işte
Uşağın biri indirdi başıma onu,
Neyse, her fırsatı kaçırdım
Ölümü bile.
***
Al sana! Zamaneliğe uyanlar!
Bunlar da hurafelere, alçaklara!
***
Kurtuluşum süpürecek mavi nuru
Lekesiz, kırışıksız,
Ne yapsanız götürüyorum onu...

Edmond Rostand
Cyrano De Bergerac


cemal süreya'dan...



Cemal Süreya Drphane müdürüyken, hiç sevmediği maliye bakanı teftişe gelir.Bütün Darphane'yi gezen bakan:
"Açmadığınız kapı kaldı mı?" diye sorar.
Cemal Süreya
"Size bütün kapılarımızı açtık, biri hariç" der
Bakan şaşırır:
"Hangi kapıymış o?"
Cemal Süreya cevaplar:
"Gönül kapımız"

fethi gürcan

fethi gürcan; çocukluğu, atı ve kılıcı
...
sokakta tank paleti
sokakta düdük sesi
sarı sarı yapraklarla birlikte sanki
dallarda insan iskeletleri

asacaklar aydemir'i
asacaklar gürcan'ı
belki başkalarını
pis bir ota değmiş gibi sızlıyor genzim
dökülüyor etlerim
sarı yapraklar gibi

15 Kasım 2011 Salı

başrolde kar sesi var


Karlara yuvarlanır günün çıngırağı
Küllere bulanır saatler
Hüznün uzun sessizliği
Uzun tınıları yalnızlıkların
Beyaz keder...
H.Ferhad


Karların hiç erimediği yerlerde, kar altında kalmaması gereken üç film.Yüklü katırlar, daha karaya çalan kara tahtalar ve kurt sesleri eşliğinde bembeyaz düşlere adanmış gibiler.Bir de o düşlere düşen çığlara...Kar altında bir dağ köyünde, yıllar sonra tekrar izleme mecburiyetinde hissetmiştim kendimi, düşleri bembeyaz karlarda yuvarlamak ister gibi.Lakin saplandığım kardan, bol nikotin takviyesiyle kendimi kurtarabildiğimi hatırlıyorum.Sonra kar durduğunda biten paketler, yolları açmaya gelen işçiler falan...

van, erciş

Ben bu fotoğrafta hayatımızın alnına kakılan mutluluk emri karşısında çocukluğun umursamazlığına saklanmış depremzede oğlana uzun uzun bakalım istiyorum.Henüz içi acılaşmamış ama gözleri derinleşmiş. Koyu bakıyor.Erciş'ten; çocukların suratlarına kimi gazetecilerin renkli boyalarla 7.2 yazıp resmini çektiği topraklardan...
  13.11.2011
 Yıldırım Türker


13 Kasım 2011 Pazar

sümmâni’nin şiirlerinde kullandığı deyimler ve atasözleri


l-ATASÖZLERİ

1-Bir Söyle İki Dinle
Bir söyle iki duy üç de kulak ver
Her büyük mecliste söz güzâr olmaz

2-Çalma Kapımı Çalarlar Kapını
Bir gün olur kapın döğerler
Döğmüş isen el kapısını

3-Doğru Söyleyeni Dokuz Köyden Kovarlar
Doğru söyleyene delidir derler
Kimi deli kimi velidir derler

uygunsuz kıyafet, sakallı celal


Sakallı Celal Ankara Erkek Lisesi müdürüyken, okulun lağımı  patlar.Durum bakanlığa iletilir.Ama bakanlıktan, ‘durumun idare edilmesi…’ yolunda bir cevap gelince, Sakallı Celal iş tulumunu giyer, bir öğrencisiyle birlikte patlayan lağımı onarmaya başlar.Tam o sırada okula gelen bir müfettiş, Sakallı Celal’i o halde görünce, bakanlığa ; “Makamına uygun olmayan bir kıyafette görüldü.” Diye rapor eder.Çok geçmeden bakanlık, Sakallı Celal’e bir yazı yazarak: “Niçin makamınıza uygun olmayan bir kıyafette görüldünüz?” diye sorunca Sakallı Celal, doğrudan bakanlığa çıkıp:
“Lağım patladı dedik, ‘idare et’ dediniz.Ben de lağımı onarıp idare edeyim dedim.Lağıma resmi kıyafetle girecek değildik ya; idare etmenin bok içinde oturmak anlamına geldiğini nerden bileyim?!”


 
Derleyen: Süleyman Bulut

8 Kasım 2011 Salı

iki epizod, andrey tarkovski

Bir grup insan, ihanetlerinin cezası olarak kurşuna dizilecektir.Bir hastane duvarının dibinde, çamur birikintileri arasında bekleşirler.Mevsim sonbahar.Ölüme mahkum bu insanlara paltolarını ve ayakkabılarını çıkarmaları emredilir.İçlerinden biri, bu emir üzerine gruptan ayrılarak yırtık çoraplarıyla uzun süre çamurda gezinir.Amacı, bir dakika sonra kullanamayacağı paltosunu ve çizmesini koyacak kuru bir yer bulmaktır.

İkinci epizod: Yola düşen bir adamın bacakları üzerinden bir tramvay geçer.Taşıyıp bir duvar dibine dayarlar.Adam burada, çevresini saran meraklıların utanmaz bakışları altında cankurtaranın gelmesini beklemeye başlar.Bir ara dayanamaz, pantolonunun cebinden bir mendil çıkararak ezilmiş bacağının üstüne örter.

...
Andrey Tarkovski
Mühürlenmiş Zaman

5 Kasım 2011 Cumartesi

filistin'in çocukları, ghassan kanafani

Bildiğimiz tek şey, yarının bugünden daha iyi olmayacağı ve nehir kıyısında, asla gelmeyecek bir gemiyi özlemle beklediğimiz.Her şeyden koparılma hükmünü giydik; kendi yok oluşumuz dışında her şeyden.
...
Sen oğlun için endişelenirken, o dağ taş için endişeleniyor.Bu baş belası çocuk!
...
Burada hiç erdem yoktu.Bilirsiniz.Bu, farklı bir sorundu ve tek erdemin etrafında dönüyordu: beş sterlin.
...
Ben bir adım ettığımda , bizi birbirimizden ayıran şeylere dikkat ederek o da bir adım atıyordu.
...
Utanç, yenilgi ve yıkıntılarla dolu olan o yerde, sözcüklerin, hikâyelerin ve matemin yankılarını duyan, dinleyen bir kulaktan başka hiçbir şey yoktu.
...
Bizim için, senin ve benim için Filistin sadece, anıların tozlarının altına gömülmüş bir şeyi aramak demek.O tozların altında ne bulduğumuza bir bak.Daha fazla toz.

Ghassan Kanafani
Filistin'in Çocukları

4 Kasım 2011 Cuma

takvim yaprağı

"yüzümüzdür bir yağmur ağırlığınca düşer"

kardeşim akif, ece ayhan

Gerçekliklere gözünü kırpmadan bakacaksın.
***
Gerçekten de çok küçük bir alandayız, her anlamda.Sesini kimse duyuramıyor, duyuramaz insan.
***
Kötülük neden uzaklarda aranıyor, anlamıyorum.
***
Düşünce geçmişte de görülmüştür ki, eteklerinden aşağı çekilir hep, algı ortalaması neyse onu aşmıyacaksın, aşamazsın, vs.
***
Şimdi ben biraz dar bir geçitteyim ama geleceğin tarihine(etimde kanımda duyarak hem de) inanırım.
***
Evet acı paylaşılmıyormuş, acı da paylaşılmaz.
***
Bizde hiçbir zaman 'düşünce' adına bir şey olmamıştır, her şey 'memurlar kavgası' olarak geçer tarihte.
***
'Artık atından inmeden sevişmeye alışmalısın' demiştim, şimdi ise o deyim 'gözünü onaltı açmak' olmuştur.



Ece Ayhan
Kardeşim Akif
Akif Kurtuluş'a Mektuplar

umutsuzluk, bakunin

...Ancak bir duygu var ki, insanı çileden çıkarıp isyan ettirebilir, en azından isyan etme ihtimalini artırabilir: umutsuzluk.Keskin, tutkulu bir duygudur bu.İnsanı ağır, acılı uykusundan çekip alır, ona, en ufak bir ulaşma umudu olmasa bile; daha güzel bir dünyanın var olabileceğini hatırlatır.

Bakunin

bir değirmendir bu dünya

Hep kendi sofralarımızı düşünüyoruz. Aradığımız ilaçlar kendi hastalıklarımızın ilaçları. Kar ve su, sanki bu uğursuz zemheride sadece bizim ayakkabılarımızdan içeri sızmakta…Genç dullar, üç günlük yetim yavrular sanki sadece bizim ailelerimizde…
 

Bir günlük yakıt yokluğu, aspirin yerine gripin tavsiyesi, kürk mantodaki tüy dökümü, barbut masasındaki tatsız şakalar, pokerde ters dönen şanslar, hipodromdaki müşterek-bahis hileleri, çocuklarımızın on yerine dokuz alışları, süte su katılması, çorbadaki tuz eksikliği…

Say sayabildiğin kadar. Evet, tüm bunlar bizi, hepimizi, bütün bencilleri zıvanadan çıkarmakta, asıl şirazemizi bozmakta, yataklara düşürmekte, asabi tansiyon illetine giriftâr etmekte… Etrafımız için, sıhhatimiz için zehir-zenberek olmaktayız...


Cahit Zarifoğlu
Bir Değirmendir Bu Dünya

maradona

Biz futbolcular‚ sürekli üzerimizde çok baskı olduğundan yakınırız.Baskı‚ ancak evlerine beş peso getirip çocuklarını geçindiremeyen insanların üzerinde olur. Binlerce dolar alıp‚ sahaya çıkıp oynuyoruz ve ağzımızı açınca stresten bahsediyoruz.Stres bu ülkede‚ sabahın altısında kalkanlar içindir‚ lanet olsun ki!...Diego Armando Maradona

2 Kasım 2011 Çarşamba

kaçmak isterken vuruldu, ismet özel

Gök gürledi
Canı sarsılmadı şimşek çakışından
Ve yağışlar dilinden döküleni epritemedi
Sert esen poyrazın dayattığı siliklik
Ağustos sıcağı gerekçesiyle pelteleşme
Dilsizlik sağırlık çolaklık körlük
Mızrak değdiremediler güzelim gövdesine
Değiştirilsin aniden coğrafya dersinde konu
Kaçmak isterken vuruldu.

1 Kasım 2011 Salı

bir zamanlar anadolu'da


"Ölüyü hiçbir zaman bulamazlar aslında, çünkü kendileri de ölü, kendilerini, kendi cenazelerini arıyorlar" Muhammet Uzuner

Bozkırda, ahkâma yer bırakmayacak kadar boğulmuşluğumuzla baş başa...Akıl sır erdirme gayretinin, sonuçlar karşısındaki hükmen mağlubiyeti.O mağlubiyetin, uzağa bakan adamların gözlerindeki tarifi..Ve tüm bunların sebeplerden müteşekkil olamayacağına inandıracak kadar kalıcı hasarlar..Savcı'nın bilip de inanmayı asla istemediği, Naci'nin karısını, "neden bizim oğlumuz" diye söyleten..Ya da gecenin bir vakti cesedi unutturup, hepsinin birlikte kafa yordukları; öyle bir muhtarın nasıl olup da o güzellikte bir kızı olabileceği.Sebepler işte..Doktor o arayışa ancak otopsi raporunda son verir.Yolculuk boyunca biriktirdiği tüm sebepleri, ölüm nedeninden düşer.

"batmak, çıkmak, görünmemek, neden olsun ki özel bir anlamı" diyor Mehmet İşten.Anadolu'da o özel anlamların karşılığı yine 'batmak'tır.Ve o arayışta, battığı yeri dahi kestiremez insan.O çeşme, bu çeşme arar durur.Çıktığı yerdeyse görünmemek kaydıyla varlığını sürdürebilir ancak, doktor gibi..Malzeme ve yaşama eksiğinin bol olduğu yerlerde.'Allı turna'larla, sual edeni olmayan ellere selam söyler hep.

28 Ekim 2011 Cuma

kalanlar, tezer özlü

İşte Doğu, işte Üçüncü Dünya, biraz ötede de tüketim mağazaları, kalabalık bulvarları, pubları, kahveleri, meyhaneleri ve bitmeyen trafiği ile Batı.
Batı'nın tren istasyonlarından birini sarhoşlar kendilerine haykırma yeri olarak seçmişler.Burada "Bombok! Bombok!" diye haykıran, alkolizm içinde gözleri kızarıp şişmiş Alman alkolikler var.
...
Birdenbire çok yorulduğumu, taşıyamayacağım kadar yaşantı üstlendiğimi ölürcesine algıladım.Kitapsız, sanatçısız, tartışmasız bir yaşam özlemi sardı benliğimi.
...
Şimdi okumuş kitapları yeniden okuyorum.Şimdi bildik müzikleri yeniden dinliyorum.Yenmiş yemekleri yiyorum.Sevip yitirdiklerimi yeniden seviyorum.Şimdi uykusuzluğumu yeniden uyuyorum.Şimdi açlığımla yeniden acıkıyorum.Şimdi gittiğim kentlere yeniden gidiyorum.Şimdi havada uçuyor, raylarda, su yüzeylerinde, yaşama ve ölüme karşı duyduğum aynı umursamazlıkla dolaşıyorum.Tartışmaları biliyorum.Duyguları.Korkuları.Sözcükleri.Her dili anlıyorum.Anlıyor ama kavrayamıyorum.
...
Dün gece Beckett'in "Sen sesinle yalnız olacaksın.Dünyada kendi sesinden başka ses olmayacak" cümlesini düşündüm sık sık.
"Sen kendi sesinle yapayalnız kalacaksın.Dünyada kendi sesinden başka bir ses olmayacak."
...
Herkese kendi sessizliği.
...
Hiç kimseyle birlikte yaşlanmak istemiyorum.Kendimle bile...

Kalanlar
Tezer Özlü


27 Ekim 2011 Perşembe

kültür, hikmet kıvılcımlı

Öncelikle sadece kuru bilginin kültür olmadığını hatırlayalım. Kültür: bilerek veya bilmeyerek gelenekle veya bilinçle ulaşılmış doğa ve toplum kanunlarının şu veya bu kadarını sezmek - bilmek ve onlara uyma disipininin bütünüdür. Bütün bilgiler unutsa da geriye kalan budur: doğa ve insan toplumuna uyum sentezleri: düşünce ve davranışları gerçek kültür budur ve gelecekte de gerçek bilim ile ulaşılmış gidiş kanunları ve bunların pratiği uyum mekanizmaları olacaktır. Modern sırça saraylarda doğa ve insanı madden - manen katleden burjuvalar ve irili ufaklı uşakları olmak; demek ki aldatıcı bir kültür anlayışı olarak mahkum olacaktır. Her yanımızdan "kültür" şakıyıp "kültür" döktürsek, bu gerçek önünde ayakları kilden devler gibi bozulup yok olacağız...

Hikmet Kıvılcımlı

hava, behçet necatigil

video

Hava
Behçet Necatigil

25 Ekim 2011 Salı

yenilmek büyük günah

Her alanda olduğu gibi futbolda da kaybetmek yasaktır.Yüzyılımızın sonlarına yaklaştığımız bir sırada başarısızlık affedilmesi mümkün olmayan tek günahtır.94 Dünya Kupası'nda bir grup fanatik taraftar, Kamerunlu başarısız kaleci Joseph Bell'in evini ateşe verdi ve Kolombiyalı futbolcu Andres Escobar da kendi kalesine gol atmak gibi bir şanssızlığa ulaşmıştı ve bu "vatana ihanet" suçunun affı olmazdı; Escobar, Medellin'de kurşunlanarak öldürüldü...Eduardo Galeano

24 Ekim 2011 Pazartesi

bin hüzünlü haz, hasan ali toptaş

Yürürken, sıvası dökülmüş, yoksul evlerin duvarlarına tutunurdu tabii...İçlerinde iniltiler barındıran pirinç halkalı kapıların uzaklığına, eşiklerde oturan çocukların dizlerine, bel veren ahşap balkonların halsizliğine ve sahiplerinin gizlenmiş çaresizliklerini dile getirircesine iplerde ölü gövdeler gibi sallanıp duran çamaşırlara tutunurdu.Hiç gün ışığı görmeyen camlara, sonra.Camların arkasında patlayan çiçeklerin rengârenk sessizliğine.O sessizliğin içinde bir belirip bir kaybolan solgun yüzlere...Böyle böyle kör çeşmenin yanından sola kıvrılıp, herhalde sonunda, işçi pazarı diye bilinen ve içi her zaman tıklım tıklım dolu olan o kederli kahvenin önüne ulaşırdı...

Bin Hüzünlü Haz
Hasan Ali Toptaş


23 Ekim 2011 Pazar

kronolojik bir seyran



Çıktım yücesine seyran eyledim
Cebel önü çayır çimen görünür
                               Dadaloğlu



Çıktım yücesine seyran eyledim
Kayak merkezleri olmuş yüceler
                               Hüsrev Hatemi

22 Ekim 2011 Cumartesi

the cyclist, mohsen makhmalbaf

The Cyclist,1987
Mohsen Makhmalbaf

Bisikletçi, çürük teknelerden payına kahraman kaptan olmak düşenlerin uykusuz turu.Yoksulluğun ve ezilmişliğin, ancak kamyon tekerleklerinin altında ölüme yatarak son bulacağına inananların, Nesim'in göz kapaklarının önderliğinde aynı ezilmişliğe kafa tutuşları.Kaç ömürdür gözlerine uyku girmemişlerin ve belki de girmeyeceklerin çevirdikleri pedal tadındaki güzel film...

cool anılar, jean baudrillard

Mutsuzluğun kökekinde hep bir kaza vardır
Mutluluğun kökeninde hep bir rastlantı
...
Başkalık hiç kimsenin kendini gıdıklayıp da gülememesidir.
...
Öğleden sonrası olmayan günler icat etmeli; şafak vaktinden önce duran geceler, giderek artan bir ritimle birbirini izleyen mevsimler, başlamadan sonlanan yıllar ve sonsuza dek birbirinin yerini alan neşe ve bedbahtlık.
...
Tanrı insanı yaratırken, yapayalnız hayatta kalamayacağını gördü ve ona bir gölge verdi.O gün bu gündür, gölgesini şeytana satmaktan vazgeçmedi insan.

21 Ekim 2011 Cuma

savcı,sevan nişanyan

Tarih 1930'lar.Ankara'da hemen herkesin Atatürk'ün direktifleriyle dilci olduğu bu yıllarda, kimin fikri bilinmez, Arapça dava sözcüğünün öz öz türkçe sava'dan geldiği inancı doğmuş.Eski dilde müddei (dava eden) karşılığı olarak da savacı'dan bozma savcı sözcüğü önerilmiş.Bir müddet sonra savcının esas anlamının başka olduğu farkedilince ne yapmışlar dersiniz?Basit: sav sözcüğünün anlamını kurul kararıyla değiştirmişler; 1200 yıldan beri "söz" anlamını koruyan bu eski kelime, 1935 itibariyle "tez,iddia" olarak Yeni Türkçe'nin dağarcığına eklenmiş.

Sevan Nişanyan
Elif'in Öküzü ya da Sürprizler Kitabı

ömer ihyâüddin efendi

Ömer İhyâüddin Efendi'nin hassas, alıngan ve aşırı duyarlı bir mizaca sahip olması onun intiharına sebep olarak gösterilmektedir.İntiharından bir hafta önce söylediği ve mezar taşına kazınan şu mısralar bu düşünceyi doğrulamaktadır:

"zarûret hiç kalır, bin türlü kahriyat ile bittim
ne hakkı lâkin aldattım, ne bir zîrûhı incittim"


Cemile Sümeyra
Kendi Kalemini Kıranlar, Türk Edebiyatında İntihar

siyah deri beyaz maskeler, frantz fanon

"ruhlarına sinsice korku ve dehşet salınmış, aşağılık kompleksi, küçüklük, kölelik duygusu ve kopkoyu umutsuzluk yerleştirilmiş milyonlarca insandan sözediyorum"
aime cesaire, discours sur le colonialisme



Önüne 'başkaları'nın koyduğu engellerden azade, günyüzüne çıkarılıp yükseltilecek bir anlam, bir gerçeklik bulmak için çapasını kendi toprağına, kendi etine sokmasını bilen bir insanlık...
...
'Elveda sırtlan derisinden yapılmış kısa pantolon, elveda hasır şapka'
...
"Ben Paris'teyken..." diye söze başlarken ağzından isi-kumu iyi kazınmamış sözler dökülmektedir.
...
Ve bu böyle kırk yıl sürüp gider.Evet, bu şehrin insanı kendini böyle tüketir, bu acıklı monotonide.Şehrin hayatı da her çizgisiyle bu tükenişe bir dekor olarak katılır.
...
Senegallinin olup olacağı bir süvari askeri, bir jandarma olmaktır, komutanın emrinden dışarı çıkmayan, emre itaatten başka bir şey bilmeyen iyi asker, cesur asker, kuş uçurmayan jandarma.

"yaklaşma!"
"ama niçin?"
"ben bilmem.yaklaşma!"
...
Çocukluğumda annem, güftelerinde zencinin gölgesine bile yer vermeyen Fransızca şarkılarla, Fransızca romanlarla doldurdu kulaklarımı.Ona itaatsizlik ettiğim, yaramazlık yaptığım zaman, bir zenci gibi davranmamam gerektiğini söyleyip durdu bana.
...
Kölelikten kurtulmakla efendi olunmaz.Kölelerin olmadığı yerde efendi de yoktur çünkü.
...
Sen'in dünyanı inşa etmem için verilmemiş miydi benim özgürlüğüm?
...
Frantz Fanon
Siyah Deri Beyaz Maskeler
"Sakla beni biçilmemiş bir tarlanın
Firar eden bir zenciyi sakladığı gibi"

kitab-ül hiyel, ihsan oktay anar

…Tabiatın kuvvetleri bu müzik kutusunda esir edilmişti.Bu esir kuvvetler, aynı zamanda kendilerine sahip olan kişinin, yani Yâfes Çelebi’nin kudreti ve iktidarıydı.Böylece o, kendisini on yıllardır mutsuz eden şeyin, benliğine hükmeden bir iktidar tutkusu olduğunu anladı.O güne dek kendisi için her şey bir iktidar kaynağıydı: Ateş, buhar makinasını çalıştıran; su, bir çarkı döndüren; toprak ise demir, altın, gümüş ve elmaslarla dolu olan; rüzgâr da, değirmenleri döndüren bir kuvvetti.Kükürt, güherçile ve kömür ise, silahların temel gıdası olan bir güçtü.Hatta, üniformalı, silahlı ve fazla düşünmeyen insanlar da, onun gibilerin emrinde oldukları sürece, baş edilmesi zor bir kudretti.İşte iktidar susuzluğu çeken kendisi, Dünya’yı yıllardır bu güçlerin, cebirlerin ve kuvvetlerin toplamı olarak görmüş ve ona hakim olmak istemişti.O, Dünya’daki bütün güçlerin ve fiillerin öznesi olmak peşinde koşmuş, böylece bir demir külçesini müzik kutusuna dönüştürdüğü gibi, Dünya’yı ve içindekileri de bir makinaya dönüştürmeye çalışmıştı.İşin acıklı yanı, kendisinin de bir makine olduğunu sanmış, ona durmadan yeni parçalar, çarklar, kasnaklar, somunlar, dişliler, bıçaklar, tabancalar, toplar ekleyerek sakatlığını telafi etmeye kalkmış, fakat bu koltuk değneklerinin gideremediği sakatlıkları arttıkça artmıştı.”İktidar makinesi” dediği şey, yani onun öz varlığı, sonu gelmez isteklerle büyüdükçe tutkuları da devleşmiş, bu yüzden o nefret ettiği zaaflarını ortadan kaldırarak benliğindeki son insanca kırıntıları da yok etmişti.Oysa zayıflık denen şey hayat, iktidar ise ölüm değil miydi?O, tabiatın kuvvetlerine hükmetmeye çalışmış, ama aynı kuvvetler onu, yarattığı canavarın içinde kıstırmışlardı.Havasızlıktan yüzünün morarmaya başladığı o anda, demirden olmayan, bu yüzden sevgiyle açan çiçeklerin o güzel kokusuyla yüklü bir soluğu ciğerlerine çekmek için neler verebileceğini düşündü…

Kitab-ül Hiyel
İhsan Oktay Anar

17 Ekim 2011 Pazartesi

hoşçakal dostum



"Kötülük neden uzaklarda aranıyor, anlamıyorum" Ece Ayhan

Arta kalanlardan bir yaşam bile artmıyor bazen.
17.10.2011
   Hoşçakal dostum

seyrani

Değil şimdi sırayıla
Padişahlık parayıla
Sikke ile turayıla
Muhtaç sanma söze beni


Seyrani

romantik korno, akif kurtuluş

Erkek, kadına “çaresizler bir şehre ağır gelir” diyordu.”Ne yapıp ne edip sana çare bulacaktır.Hiç olmazsa çarem var numarası yap.Şehir belki o zaman yakandan düşer."

Neden hiç kimse bir insanı, bir şehirde kalacak ya da bir şehri terk edecek kadar sevmiyor?

Ne yapsak boşunaydı.Bir şehri ve gövdesini terk edecek kadar ülkesini sevenler bile, bir şehri terk edecek kadar bir insanı sevmemize yetmiyordu.Aslında hiçbir şey böyle bir sevgisizliği hak etmiyordu.

Ah ayrılık! Bitkin beden! Dökülmüş kan!

Akif Kurtuluş

ben meylimi üç güzele düşürdüm, ruhi su

video

"zenginler yoksulları tartıştı"

http://www.evrensel.net/news.php?id=15773

Beş yıldızlı yoksulluğuyla bile baş başa bırakmadılar bu halkı..Dedeman'dan 'yoksullara metanet uzmanı' projesi çıkmış.Bir sonraki konferansta, katillerin maktulleri tartışması gündeme gelir belki.Neyse ki kış kapıda, sobadan zehirlenmeler istatistiklere olumlu yansıyacak.Sen de beş, ben diyeyim on beş, Dedeman yıldızdan geçilmeyecek...

kanama, izzet yasar


ölüm onun tek suçudur şimdi
sevgi aranızda yarısı söylenmiş bir söz
sen tamamlayacaksın unutma

dudakların ılık bir tadı özlüyorsa
akşam serinliğinde
sesi boğazımda acı bir yudum
cömerttir gözyaşına ülkemizin dağları
uykunun kanla bölündüğü akşam
onun avcundan dökülenleri
sen paylaşacaksın dostlarınla
derin kuyularda soğurken sular
onu haklı kılacak budur biraz da
sakın unutma
sevgiyi haklı kılacak
senin dinmez öfkendir aslında

ah eğilip soğumuş anlından
son bir kere öpebilseydin
çocukluğu hatırlanır şimdi
duvarları karış karış yoklayışı
tanıyışı pencereleri kapı tokmaklarını dünyayı
onlar ne kadar yıkasalar ellerini sünger taşlarıyla ovsalar
çıkaramayacaklar bulaşan kanı
okşamayacaklar çocuklarını kar gibi beyaz
masa örtülerine dokunamayacaklar artık irkilmeden
buysa seni güldürmeli ancak

gün sessizce çekildi güvercin rengi kubbelerden
ezanlar doldurdu kuş yuvalarını
hazin ırmaklarda insan yüzleri yüzüyor
bak onun da yüzünde bir ırmak akıyor şimdi
ellerin serinlesin diye
gözlerini sil
artık nefret etmeyi öğrenmelisin

İzzet Yasar

abes çarkını durdurmak,remzi gürkan

kamburun biri bir gece vakti hamama gider.göbektaşında yatarken vakit ilerler,gece yarısı olur,derken cinler çıkar ortaya ve bizim kamburun çevresini kuşatıp başlarlar 'çarşambadır çarşamba' diye dönmeye.kambur bakar ki kurtuluş yok,cinlere uyar,onlarla birlikte 'çarşambadır çarşamba' diye dönmeye başlar.cinler kamburu beğenirler,sırtından kamburunu alıp vücudunu düzeltirler.adam ertesi gün başka bir kambur arkadaşına rastlar ve kamburunun nasıl düzeldiğini anlatır.kambur gece olur olmaz hemen hamama koşar,vakit gece yarısı olunca cinler gene çıkar ortaya ve gene 'çarşambadır çarşamba' diye dönmeye başlarlar.kambur da onlarla birlikte dönmeye başlamış ama günlerden perşembe olduğu için 'perşembedir perşembe' dermiş hep. cinler bakmışlar olacak gibi değil,öbür adamın kamburunu da bizimkinin sırtına yükleyip kapı dışarı ederler. 
işte türkiyede gazeteciliğin 150 yıllık tarihi özetle budur.emil galip sandalcının söylediği gibi "türkiyede en belalı iş gerçeği aramak,en pahalı nesne gerçeği dile getirmektir,bu yüzden de bizde gerçekler ortalıkta 'tebdili kıyafet dolaşırlar,usta makyajlı sahne oyuncuları gibi aynada kendi kendilerini bile tanıyamazlar"
maalesef tabakhanede çalışan işçilerin ufunetin kokusunu hissetmemeleri durumu değiştirmez,ufunet kokar ve işte kokuyor...
ne akara kokara bakma,torbaya gelene bak faydacılığı ne de devekuşu misali başı kuma sokarak korunma çabaları bir işe yaramıştır.

bu abes çarkını durdurabilmenin yegane yolu ,yoldan çıkmaktır.hiç gidilmeyen yere yol yoktur.
ufuk çizgisine bakacağız.

Remzi Gürkan


ip meselesi, sait faik abasıyanık


Bir kadın, hamalın birini yakalamış yakasından polise götürüyordu.Arkalarından gitti.Mesele şu idi: Hamal kadının eşyasını taşımıştı.Bu,iple sıkı sıkı bağlı bir harardı.Kadın, hamalın ipi aşırdığını söylüyordu.Hamalın elinde bir tek siyah, yağlı, bitkin bir ip vardı.Kayış gibi karaydı.Bununla ancak adam asılabilirdi.Zayıf bir adam,elli kiloluk bir zavallı.Adam asmak hoş bir şey olmalı!Acaba cellatlara aylık mı verilirdi?Kadına ipin bu olup olmadığı soruldu.”Hayır” dedi kadın, “benimki yepyeni idi.”

Hamal yemin ediyor, “vallahi almadım ağabey onun ipini” diyordu.”ipi ne yapacağım ben?Kime satılır ip?Benimkisi bana daha ekmek paramı getiriyor.”

persona,1966

Benim anlamadığımı mı sanıyorsun? Var olmak denilen o umutsuz düşü… Olur, gibi görünmek değil, var olmak. Her an bilinçli, tetikte. Aynı zamanda başkalarının huzurundaki varlığınla kendi içindeki varlık arasındaki o yarılma. Baş dönmesi ve gerçek yüzünün açığa çıkarılması için o bitimsiz açlık. Ele geçirilmek, eksiltilmek ve hatta belki de yok edilmek. Her kelime yalan. Her jest sahte… Her gülümseme yalnızca bir yüz hareketi. İntihar etmek... Hayır! Fazlasıyla iğrenç. İnsan yapamaz ama hareketsiz kalabilir. Susabilir. Hiç değilse o zaman yalan söylemez. Perdelerini indirip, içine dönebilir. O zaman rol yapmaya gerek kalmaz... Bir kaç farklı yüz taşımaya ya da sahte jestlere. Böyle olduğuna inanır insan. Ama gördüğün gibi gerçeklik bizimle dalga geçer. Sığınağın yeterince sağlam değil. Her tarafından yaşam parçaları sızıyor. Ve tepki vermeye zorlanıyorsun. Kimse gerçek mi yoksa sahtemi diye sorgulamıyor. Kimse sen gerçek misin yoksa yalan mısın demiyor. Bu sorunun yalnızca tiyatroda bir önemi olabilir. Belki orada bile değil. Seni anlıyorum Elisabet, susmanı anlıyorum. Hareket etmemeni anlıyorum. İsteksizliğini fantastik bir sisteme bağlamışın. Anlıyor ve hayranlık duyuyorum. Bitene kadar bu oyunu oynamalısın... Ancak o zaman bırakabilirsin. Tıpkı diğer rollerini bıraktığın gibi bunu da yavaş yavaş bırakırsın.

umut, ilhami çiçek

Her insan çağından sorumludur.Bu bağlamda düşünüyorum 'tanıklık' olgusunu.İnandığım öğreti, beni sorumlulukla boyutlandırıyor.Çağın tanığı olmam, bu boyutun gereğidir.Saptamakla birlikte, soruşturmayı ve yargılamayı da içeren bir etkinliktir.

Çağımız korku çağıdır.Umut'la beslenmediği için erdem'e yer yok bünyesinde..

İlhami Çiçek

çocuğunu dürbünle izleyen adam, alpay erdem

* hanım bizim çocuk yine kardan adam yapmış. yani demek istiyo ki; "ben bu hayatta sittin sene kalıcı bi iş yapamam" demek istiyo!
* hanım bizim çocuk şimdi de kardan adamı bozuyor. yani demek istiyor ki: "ben bu hayatta dişimlen, tırnağımlan yaptığın hiçbir şeyin kıymetini bilmem" demek istiyor.
* hanım bizim çocuk yine hortumlan ok atmaca oynuyor! yani demek istiyor ki; ''ben ilerde banka hortumlarım'' demek istiyo!
* hanım bizim çocuk çivi oynuyor.yani demek istiyo ki; 'ben ilerde çivici katil olur, kurbanlarımın kafasına kafasına çakarım çivileri demek istiyo!...ooohh...oynaa...oynaaaaa!!!!
* hanım bizim çocuk, tıpkı bir sinsi gibi, tıpkı bir kalleş gibi, arkadaşının arkasından yılan gibi yanaşıp, "bugün cuma enseyi kapa" diyerekten, hayvan gibi vurdu arkadaşının ensesine... ah be oğlum, bu hayat yolunda kimse sana sırtını dönemeyecek mi, kimse sana güvenemeyecek mi, bunu mu söylemek istiyosun sen bana... 

kayıp devenin izinde, ismet özel

Hikayemizde devesini kaybeden bir adam var. Bu adam devesini ararken yüksek düzeyde anlayış yeteneğine sahip üç dervişe rast gelmiş. Üç müdrik diyelim onlara. “Devemi kaybettim” demiş dervişlere; “Onu siz gördünüz mü?” Dervişlerin ilki; “Bir gözü kör müydü devenin?” diye sormuş. Adam sevinçle “Evet!” diyerek cevaplamış bu soruyu. İkinci dervişin “Ön dişlerinden biri eksik miydi?” sorusu karşısında devesini kaybeden adam heyecanlanarak “Evet, evet” demiş. Dervişlerden üçüncüsü “Bir ayağı topal mıydı?” diye sorar sormaz “Evet, evet” cevabını yapıştırmış. “O halde” diye konuşmuş dervişler, “Sen deveni bizim geçtiğimiz güzergâh üzerinde ararsan iyi edersin, onu bu yolda bulma ümidi vardır.” Kayıp devesinin peşine düşen adam bu üç dervişin kendi devesini görmüş olduklarına kanaat getirmiş ve alelacele dervişlerin geldiği istikamete koşturmuş.