26 Aralık 2011 Pazartesi

öyle topçu ismi olur mu, tanıl bora

...Bir türlü Baran veya Welat isimli bir oyuncu çıkarılamamasının, Diyarbakırspor'un rengini soluklaştırdığına dair şikâyetleri evvelce yazmıştım. 1990'larda Şeyhmus, 'bölgesel' ismiyle kırmızı-yeşil+sarı bir flama gibi geçmişti memleket futbolundan; kariyerini de Diyarbakırspor'un kaptanı olarak tamamlamıştı. Ali, Temel, Dursun, İdris... adları da, Karadeniz takımlarında başka bir rayihâ kazanırlar elbette. 1970'lerin Samsunspor'unda Temel, yakışıyordu mesela. Trabzonspor'un efsane takımı, buraya özgü denemese de, 'yörede' özel tınısı olan isimlerle dolu değil miydi baştan başa? Hele çift isimlileri düşündüğünüzde: Ali Kemal, Ali Yavuz, Mehmet Cemil... (Sivasspor'da bir Ali Haydar görebilir miyiz günün birinde?)

Türkiye'nin isimler yelpazesinin kutupları, İslâmi referanslı adlar ve modern-şehirli nevzuhur adlar, futbol ortamında da temsil ediliyorlar. Birinci kutup kesinkes ağır basar; futbolun sınıfsal ve sosyo-kültürel coğrafyasına ilişkin başlı başına çok şey söyleyen bir gösterge (yazar İdris Özyol'un sözüyle: 'Dedesinin ismini taşıyan çocuklar' bunlar). Gençlerbirliği'nin 1990'ların başındaki bir kadrosunda Ramazan, Rahim, İslâm yer alıyordu.Tribün efsanesidir; bir Fenerlinin, Gençler karşısında bir türlü gol bulamadıkları bir maçta yanındakine "Baksana zaten, ayet-el kürsi gibi takım!" dediği nakledilir. 'Modern' adların gururu, 1960'larda milli takıma yükselen Hacettepeli Onursal'dır.

İsimlerin soy kütüğü de önemli. Tabii, Metin adlı her topçunun, 'Taçsız Kral Metin Oktay' veya 'Sarı Fırtına Metin Tekin'ın hatırasıyla boğuşmasını beklemek haksızlık olur. Gerçi İslâm Çupi, Suat Kaya'yı, Suat Mamat'ın soylu hatırasından azâde düşünemediğini yazmıştı ama...

İsimlerin 'futbolcu ismi' olmaya uygunluğuyla ilgili önyargı ve sezileri yabana atmayın. Lâkin boşa da çıkabilir. Galatasaray'da parlak bir kariyer yapan Hamza Hamzaoğlu'nun İzmirspor'dan gelip forma giydiği ilk TSYD maçının ertesi günü otobüste tanık olduğum bir sohbeti hatırlıyorum. Delikanlının biri, "Hamza diye futbolcu ismi olmaz oğlum" diye kesip atıyordu. Şimdi de genç Cimbomlu Mülayim, ismiyle ilgili anlaşılabilir önyargılarla karşı karşıya..

Kârhanede Romantizm
Tanıl Bora

21 Aralık 2011 Çarşamba

hakkâri'de bir mevsim, ferit edgü

Tanrım! herkes tanıyor beni bu kentte
Ya da herkes herkesi tanıyor.
Ben hariç.
Kendi dahil, kimseyi tanımayan ben hariç
***
Güz olur, kış olur
Bahar olur, yaz olur
Yaban ellerde gün olur
Bizi de burda bulur
***
Kimi yerde kendi sesini bile yadsıması gerekebilir insanın.
Dayanası kalmadığı kendi sesini.
***
Bitti hocam, resimler bitti, cümleler bitti, sobadaki tezek bitti
Üşümeye başladık.
***
Kentleri, köyleri, yedi iklimi, dört bucağı
İnsanların tarihini, coğrafyasını, aritmetiğini öğrenmeden önce
Yazgısını öğrenelim insanların.
***
Sizin dünyanız aklı başında insanların dünyası ise bırakın ben çıldırayım...
***
Hakkâri'de Bir Mevsim
        Ferit Edgü


yanaklarının günlüğü, nihat genç

...Şu tepeden, Boztepe'den bakıyorum, kaburgalarımdan bir taş daha söküyorum, minik kayanın üstünden fırlatıyorum mavinin boşluğuna, uçsuz bucaksız bir sessizlik, yani ıslığı ıssızlığın, düşüyor taş ve hafiften birkaç daire geliyor gibi oluyor, işte hep böyle oluyor, ama olmuyor, kaç kez ölçtük, sanki bir bok varmış gibi boyunu posunu bu koca atlasın, dik açılarını topladık olmadı, buharlı gemiler yaptık olmadı, hiçbiri yanaklarına kadar uzanmadı, hatırlıyorum, bundan beş yüz yıl evvel bir Ceneviz gemisi gelmişti sahile, belki de zenci bir kölesi vardı, güverteden, şimdi olduğum şu tepe bakınıyordu, bir imkansız iklimden kapkara düşler getirmişti saçlarına, yanaklarına uzanacak,, sarıldığı kadar yaşayacak bir kız vardı, olmadı, bir taş attı martıların peşine, belki de o köle benim, devam ediyoruz, inadım var kopmayacağız, bu bir sonsuzluk bekleyişi, bakalım ne çıkacak değil, çıksa da çıkmasa da bekleyeceğiz, hep birlikte nöbetini tutacağız yanaklarının...

                                                                                                                            Dün Korkusu
                                                                                                                               Nihat Genç

kırılsın kanunun telleri felek, seyrani


Kırılsın kanunun telleri felek
Aks-i murat üzre çaldığın yeter

Hakka hakikata oldun büvelek
Zulm ü adalete saldığın yeter


İskender deryanın almış haracın
Ab-ı hayat çeşmesinin taracın
Yememiş söndürmüştür sıracın
Sen benim ahımı aldığın yeter


İsrafil'in surun alacak mısın
Kanununa koyup çalacak mısın
Sen cihanda baki kalacak mısın
Bu zamana kadar kaldığın yeter


Seyranî feleğin olsa edebi
Düşünür katmazdı şekere şebi
Sen de Nuh Nebî'nin gemisi gibi
Azap tufanına daldığın yeter

Seyrani

takvim yaprağı-2


18 Aralık 2011 Pazar

afrika'nın yüreğinde sabah, patrice lumumba

Binlerce yıl, Afrika'm, bir hayvan gibi acı çektin,
Çölü yalayıp geçen rüzgârda savruldu küllerin.
Gözalıcı, büyülü tapınaklar yaptı zalimler
Ruhunu acılardan kurtarmak için
Barbarların yumruğu, beyazların kırbacına karşı
Yalnız ölmekti senin hakkın bir de ağlamak,
Totemine bitip tükenmez açlık, tutsaklıklar oydular,
Ağaçların kabuğunda bile korkunç, zalim bir ölüm
Sinsice seni gözlüyor, sana doğru geliyordu
Ağaçların deliklerinden, ucundan çıkan dallar gibi
Ölüm vücudunu, tedirgin ruhunu sarıyordu.
Göğsünün üstüne kocaman hain bir engerek yılanı koydular:
Boynuna sert içkilerden bir boyunduruk geçirdiler,
Canın ciğerin karını aldılar elinden, ucuz incilerle göz boyayıp
Varını yoğunu inanılmaz, paha biçilemez.
Kulübenden tamtam sesleri karanlık geceye,
Yüce kara ırmaklara zalim sesler ile taşıdı;
Aldatılan kızların, gözyaşlarının, kanların,
Ve küçük adamların kaynaştığı, doların kral olduğu
Anavatan dedikleri o ilençli ülkelere giden
Gemilerin öyküsünü söyleyip.
İşte orada çocuğum, öğüttüler karını gece gündüz
Amansız, korkunç bir değirmende, yok oldu büyük acılar içinde,
Sen de ötekiler gibi birisin. İyi kalpli beyaz Tanrının
Sonunda bütün insanları uzlaştıracağına inanmanı istiyorlar.
Ateşler yakıp ağladın, içler acısı şarkılarını söyledin
El kapılarına çöken evsiz barksız dilencinin
Derken bir şeyler oldu, bir şeyler kımıldadı içinde
Kanın yanıp tutuştu geceleyin
Dans ettin, bağırdın babadan kalma tutkuyla.
Bir fırtına gibi azgın, ama insancıl bir tonda
Bir güç doğuverdi binlerce yıllık felaketten sonra.
Cazın madensel sesinde, önlenmesi güç bir bağırışla
Bir dev kıpırdanışıyla sarstın her yeri.
Şaşırdı herkes, duman oldu bütün dünya
Kanının çılgın ritmini, cazın delice ritmini duyup
Sapsarı kesildi beyazlar bu yeni şarkıyla
Mor meşaleyi karanlık geceye diken bir şarkıyla.
Sabah işte, kardeşim! Sabah! Yüzüme bak,
Yeni sabahlar başlıyor eski Afrika'da.
Yalnız bizim olacak artık bu ülke, bu su, bu kutsal ırmaklar,
Binlerce yıl anası ağlayan zavallı Afrika.
Tüm gücüyle güneş bizim için parlayacak,
Gözümüzün yaşını, suratımızdaki tükürükleri kurutarak,
Zinciri kopardığın an, koca zinciri,
Kötülüklerin, işkencelerin köküne kibrit suyu,
Hür ve şen bir Kongo doğacak kara topraktan,
Hür ve şen bir Kongo - kara çiçek, kara tohumdan!

Patrice LUMUMBA

türkan, nihat genç

Yumuşacık solucanlar, sert kayaların altında yaşar ve zıplayamazlar!

Karmakarışık sandalyeler, dumandan boğulmuş sıkışık masalar, kış günü, tıka basa dolu bu kahveye akşama doğru, simitçiler, çörekçiler, gözlemeciler akın akın gelmeye başlar, itişe kakışa kahvenin ağzı dolana kadar. Elinde tablası, sepeti, sinisi, seyyar satıcılar kahve sahibiyle, garsonla iyi geçinmek zorunda. Usulca tablasını bir kenara koyup, boş bardak toplayıp, güya küllükleri temizleyerek göze girmeye çalışırlar. Bir iki saat içinde on-onbeş kahve gezerler ve yıllarca aynı güzergâhtan ekmek paralarını çıkarırlar.

Soğuk azrailleştiğinde de durum fark etmez. Kahveye girer girmez ellerini ohalayıp sobanın yanına sokulurlar, müşteriyi rahatsız etmemek, çay dağıtan garsonun yolunu kesmemek için tedbirlidirler, asla yüksek sesle konuşmazlar, para alışverişini mümkün olabilecek bir sessizlikte yapar, hır çıkmasın, tartışma olmasın, garsonun kafasının tası atmasın diye, elli-yüz bin lira gibi küçük paralarla çalıştıkları halde, telaşla “üstü kalsın”, “canın sağolsun”, “yarın alırım ağbi” diyerek hızla, üstünkörü işlerini görürler. Kahve sahibi ya da garsonun gözüne battıklarında, iş kapısı kapanmış, felaket demek.

Soğuk bir aralık günü olmalıydı. Kahvenin boğucu pis dumanından daralıp nefeslenmek için kapıya çıktım. Üç-dört kat başörtüsü, başını örtmek için değil, kafasından ağır yaralıymış gibi sargı bezi gibi sarılmış, palto, pardesü yok, birkaç kirli hırkayı üst üste giymiş, elleri soğuktan patlıcan gibi mosmor ve yarılmış pürtük pürtük, yerleri süpüren kirli siyah eteği altında bir etek daha ve sokağın tüm çamuru dizlerine kadar sızmış, sepetinin içinde gözlemeleri soğumasın diye, kalınca havluyla bastırarak örtmüş. Yaklaşmaya cesaret edemedim, seyyar satıcılıkta çok acemi olduğu her halinden belli. Acı çeken bir utangaçlıkla ve usulca, sadece kendi duyabileceği bir sesle; “sıcacık gözlemelerim var, almaz mısınız?”. Sepetin içinden havluyu kaldırdığında sıcacık duman yüzüne dolanıyor, dört-beş gözleme çıkartıp dürüm yapıp, iki eliyle tutup, kahveye girmek istiyor. Her defasında kovulup atılıyor! Kapıda sessizce iki elinde gözleme dürümleri, kahveye rahatlıkla giren simitçi, poğaçacılara imrenerek bakıyor, garson kapıya çıktığında yalvararak: “Bir girip çıkacağım”, Garson: “Patron kızıyor, hadi, hadi, hadi!”..

Özal dönemi yeni bitti, yeni gelen liderler, her gün ekranlarda Avrupa Birliği’ni konuşuyor. Her şeyimizi kaybettik. Zehirden bir ilaç gibi hepimiz her gün ahlâkın ne kadar bozulduğunu konuşuyoruz. Bu ne ağır cümle, bir savaş sonrası gibi ceset dağlarına bakıp: Her şeyimizi kaybettik. Küçükken ıslıkla çaldığımız müziği bile hayat öyle düğümledi ki.. Dedelerimizin anlattığı patates kabuğu yedikleri yoksulluğa hazırlıksız yakalandık. Gözlemeci ablanın şu kat kat giydiği paçavralar, yoksulluğun savaş üniforması gibi. Kadının soğukta çaresiz bekleyişi. Kimsenin duymayacağı fısıltıyla “gözlemelerim var, sıcacık gözlemelerim” deyişi, kalbime inen balta gibi. “Abla bir gözleme versene!” dedim. Eli ayağına dolaştı, yavaşcacık itinayla dürüm yapıp ve o kadar sakin hareketlerle kâğıda sardı ki, sanki evine misafir gitmişim, zerafetle ikramda bulunuyor. “Abla sen bu yavaşlıkla bu işi yapamazsın!” dedim. “Kahveye alsalar, yarısını bitiririm” dedi, iddiayla. “Niye almıyorlar”, “boyları devrilsin, biz de çocuk büyütüyoruz!”.. Ciğerimi yırtan bu sert havayı dağıtmak için, şakayla: “Belki gözlemelerin güzel değil, onun için almıyorlar!” dedim!.

15 Aralık 2011 Perşembe

...



Her şey için ne kadar da acele etmek gerekiyordu..Balkondaki çay belki birkaç yudumda kalır, sigara, bardağın altındaki tabakta söndürülür, hülyalar şehirlerarası bir otobüsün koltuklarındaki geceye saklanırdı.
                                                                                                                                                                                      Akif Kurtuluş

yadigâr ejder


Yadigar Ejder…
Herhangi biri.
Ya da çok özel biri.

Yüzleri çok tanıdık ama adları bilinmeyen insanlar vardır hayatın bir yerinde. Varlıkları, sadece başkalarının varlığını güçlendirmekle tanımlanan insanlar vardır. Herhangi birileri, falanca ya da filanca. Adı, soyadı hiç önemli değil. Başkalarının statüleri uğruna aşağılanan, itilen, hırpalanan gerektiğinde ölümlere gidip gelen insanlar.
Ya da figüranlar diyelim biz bunlara.
Perdenin hazin yüzleri.

Adları sinema afişlerine yazılmayanlar. Yüzleri tanıdık, isimleri bilinmeyen insanlar. Belki de kahvedekilere en çok benzeyenler. Yeşilçam’da kahvede oturmazlar mı iş beklemek için. İnşaat işçilerine ne çok benzerler. Bir yapımcının kahveye girip de iş dağıtmasını beklemek.

Makyajsızlar.
Senaryoyu okuma ihtiyacı olmayanlar. Filmin bir yerinden girip, öylece yok olanlar. Dayak yiyip yiyip ölüp, çay dağıtıp, durakta bekleyip filmden kopup gidenler. Hayatın ıssız sokaklarında gezip, filmin ayrıntı karelerinde yer bulanlar. Makyaja ihtiyaç duymayan figüranlar.

Onlardan biriydi Yadigar…
İri gövdeli, uzun boylu,seyrek dişli, çirkin bir adam. Kötüler hep çirkin olmalıdır değil mi?
Filmlerde eşek sudan gelinceye kadar dayak yerken tanıdık bu iri adamı. Bazen Cüneyt Arkın dövüyordu, bazen de Kemal Sunal.Şaban’dan dayak yemesi ne kadar da trajiktir. Eğer günlük hayatta olsa hepsini dövebilecek niteliktedir Yadigar. Gel gör ki dayak yemek için para almaktadır. O da dayağın en iyisini yer.

10 Aralık 2011 Cumartesi

ıssız ada, boris vian


Günümüzün zamane çocukları
On beş yirmi yaşlarına kadar
Üzgün ve sessizdirler
Karamsar yaşlardan korkarlar
Kahvelerde sıkılırlar
Hiçbir şey etkileyemez onları
Birileri onlarla alçak sesle
Konuştuğunda önce korkarlar
Ve sonra azar azar açılırlar
Size yanıt vermekten çekinmezler
Ve çocuklar, onlar size der ki
İş yok
Yalnızca midemiz dolsun diye
Çalışmak ters bize
Hem bizi bir savaş bekliyor
Ne kadar bekleyeceğiz daha böyle
Ağaçlar yeşil, gözler şefkat dolu
Güneş burnumuzun dibinde
Elli yıl sonra
Derimiz öyle kalınlaşacak ki
Güneş içinden geçemeyecek
Neye yarar, o zaman neye yarar
Yaşlanacak ya da kötürüm olacağız
Güneş, sırtımızdan ısıtmayacak
Ayrıca, kızlar
Erkekleri sevmez
Erkek yaralayabilir
Satın alabilir, kirletebilir, çocuk yapabilir
Çalışmalıyız, çok güzeldir bu
Yok olup gideceğiz
Çirkin kızların sorunu yok
Ya da hiç değil sorunu çözümlenmiş
Ötekileri düşünüp duruyor: gelip geçen insanları
Otobüs bekliyorlar
İlgisi otobüs olan insanlarla
Nasıl birlikte yaşarsınız
O halde kardeşlerim? Çekip gitmeli mi
Issız bir adaya yerleşmeli mi?
Issız ada yok
Ama varlığına da inanabiliriz
Kefil olmadan
Bir tane üretilecek
O zaman bu her şeyi kolaylaştırır
Ama ıssız ada su alıyor
Çünkü ıssız ada artık yapılmaya beri
Yapılmayan çok eski kemanlar gibi
Gizemini de yitirdi.

Boris Vian
Barnum’s Digest
Çeviri:Erdoğan Alkan

6 Aralık 2011 Salı

days of being wild, wong kar wai


"bir kuş cinsi vardır, ayaksız
sürekli uçmak durumunda olan, yere konmayan
bunların uykusu bile 
rüzgâr eserken
havada asılı kalıp uyumaktan ibarettir.

bir gün yere konacaklardır elbet,
ama bu onların ilk ve son konuşu olacaktır
çünkü,
hemen ardından öleceklerdir"

"bir kuş vardı
ölene kadar uzandı ve uçtu
asla hiçbir yere gitmedi
çünkü o başlangıçta ölmüştü"

Days Of Being Wild, A Fei Zheng Chuan
Wong Kar-Wai

köroğlu


Hanlardan şahlardan pervası yoktur
Her daim fakire yarar Köroğlu
Atılır meydana iğvası yoktur
Beylere paşaya sorar Köroğlu

Çok yiğitler ondan alır örneği
Saymaz padişahı paşayı beyi
Kurar fukaraya düğün derneği
Murat verir tuğlar kurar Köroğlu

-Aşık Efkâri.Kültür Bakanlığı belgeliğindeki el yazmasındaki Köroğlu Çoruh Kolu.s.26-

2 Aralık 2011 Cuma

beni uğurladığında, ukalau'l-mecanin



Eyyüp B. Gassan rivayet ediyor:

Beni gözkapaklarından akan bir gözyaşıyla uğurladı. Gözlerinden sakınmak için akışını gizledi.Gözyaşlarının arkasından gitti.Beni de geride hasta, deli ve çılgın olarak bıraktı.Her zaman ayrılığın acısını çektim.
Hatta şüphelerin sırrını parçaladım.

Ukalau'l-Mecanin, Akıllı Deliler Kitabı

azınlık ve çoğunluk üzerine, ulus baker


Çoğunluk yasası adı verilen şey ise, belirgin bir şekilde, istatistiki bir varoluşa gönderme yapar.Sözgelimi medyanın aykırı ve uç noktalarda gezinti yaptırdığı düşüncesi düpedüz yanlıştır.Bir insan köpeği ısırırsa fantezisi ya da genel olarak sansasyon haberciliği adı verilen şey, nedenlerini daha çok sıradan çoğunluk ve merkeze rücu çerçevesinde bulur.Azınlıkların ve çoğulculuğa yapılan “postmodern” davetin ardında bir merkeze çağrı bulunmaktadır.Ortalama insanda gerçekleşmesi beklenen asimilasyon vardır.Bu uğurda olayın biricikliği ve bundan doğan önemi yitip gider.Yazı boyunca sık sık dile getirmeye çalışacağımız gibi, söz konusu olan “çoğunluk”un “azınlık”ları dışlamasından çok, onları kucaklamaya, yutmaya, kapsamaya, kendi içinde usul usul eritmeye meyletmesidir.Türkiye’de kadınların ezilmişliğinden söz edenlere hemen sunulan yanıt, bir kadın başbakanımızın olması(hem de sarışın); Kürtlerin dışlanmışlığına inananları çürütmek için kullanılan sav ise devletin en yüksek kademelerinde yer alanların “etnik kökenleri”ne bakmak değil midir?Yakınlarda şu “Beyaz Türkler” etrafında kopan fırtınalar da herhalde bir azınlığın çoğunluğa erişmek yolunda duyduğu tedirginliğin ifadesidir.
Altmış kişilik ilkokul sınıflarında geleneksel bit taraması yapan kırmızı tırnaklı hocanın parmakları arasındadır azınlığın tanımı: Ç-I-T.Bit kırılır; sessizlik ve bekleyiş de.Bitleri  tesbit edilen, gereği düşünülerek hükümleri kesinleşen üç çocuk arkadaşlarının, “çoğunluğun” yanından apar topar uzaklaştırılarak evlerine gönderilirler.Ama daha önce de dile getirdiğimiz gibi, azınlık demek, “hala bir fırsatın var” demektir işte.İlk buyruk sanıldığı kadar keskin olmadığından, ikincisi aralarından sıyrılarak çıkıverir ortaya.”Hala vaktin var.Öncelikle bitlerinden arın; derinin rengini değiştir; hızlandırılmış kurları takip ederek dilimizi öğren; acele et, kendine hemen bir penis edin, o da olmazsa tez elden bir oğlan doğurmaya bak.Çabuk ol, vakit yitirme.Ortada, meydandaki saatin altında buluşalım…

Ulus Baker
Aşındırma Denemeleri