15 Aralık 2011 Perşembe

yadigâr ejder


Yadigar Ejder…
Herhangi biri.
Ya da çok özel biri.

Yüzleri çok tanıdık ama adları bilinmeyen insanlar vardır hayatın bir yerinde. Varlıkları, sadece başkalarının varlığını güçlendirmekle tanımlanan insanlar vardır. Herhangi birileri, falanca ya da filanca. Adı, soyadı hiç önemli değil. Başkalarının statüleri uğruna aşağılanan, itilen, hırpalanan gerektiğinde ölümlere gidip gelen insanlar.
Ya da figüranlar diyelim biz bunlara.
Perdenin hazin yüzleri.

Adları sinema afişlerine yazılmayanlar. Yüzleri tanıdık, isimleri bilinmeyen insanlar. Belki de kahvedekilere en çok benzeyenler. Yeşilçam’da kahvede oturmazlar mı iş beklemek için. İnşaat işçilerine ne çok benzerler. Bir yapımcının kahveye girip de iş dağıtmasını beklemek.

Makyajsızlar.
Senaryoyu okuma ihtiyacı olmayanlar. Filmin bir yerinden girip, öylece yok olanlar. Dayak yiyip yiyip ölüp, çay dağıtıp, durakta bekleyip filmden kopup gidenler. Hayatın ıssız sokaklarında gezip, filmin ayrıntı karelerinde yer bulanlar. Makyaja ihtiyaç duymayan figüranlar.

Onlardan biriydi Yadigar…
İri gövdeli, uzun boylu,seyrek dişli, çirkin bir adam. Kötüler hep çirkin olmalıdır değil mi?
Filmlerde eşek sudan gelinceye kadar dayak yerken tanıdık bu iri adamı. Bazen Cüneyt Arkın dövüyordu, bazen de Kemal Sunal.Şaban’dan dayak yemesi ne kadar da trajiktir. Eğer günlük hayatta olsa hepsini dövebilecek niteliktedir Yadigar. Gel gör ki dayak yemek için para almaktadır. O da dayağın en iyisini yer.

O dayak yerdi biz gülerdik. Kahramanımız gözümüzde büyürdü ona dayak atarken. O kadar iri bir adamı dövebilmesine hayran olurduk kahramanımızın. O ise sesini çıkarmadan içtenlikle yerdi dayağı. Hep kötü bir babanın adamıydı Yadigar. İyi insanlara saldırır, kötülüğe hizmet eder, haince kahkahalarla gülümserdi.

Sahiden o kadar kötü olabilir miydi?
Diğer figüranlar onun kadar iri olmadığı için onun dayak yemesinin ayrı bir anlamı olurdu. İşi daha önemli hale getirirdi. En son dayak yerdi. Final dövüşü olurdu. Onu dövmenin önemi hepsinden çoktu. Çünkü en dövülmez olanı oydu.

Bu sahneler hiç değişmedi. Yani onun bir kez olsun dövebildiğini ve böylece filmin bittiğini görmedik. Senaristler hiç sürpriz yapmadılar bu iri adama. Günlük hayatın akışı, kaderin tecellisi hiç değişmedi. İsmi anılmayanlar makyajsızlar hiç finalde tutunamadılar. Filmin acı karelerine malzeme olup, yitip gittiler öylece.

Yeşilçam’ın figüranlar kahvesinin kasvetli havası sinmişti Yadigar’ın üzerine. Gülümsemiyordu koca adam. Günler boyu iş beklemek, sonra filme girip bir ton dayak yiyip çekip gitmek. Yediremiyordu kendine ama ekmek parası işte. Emekçisi olmuştu sinemanın.


Öyle bar köşelerinde değil, filmin içinde emeğini konuşturuyordu Yadigar. Türk sinemasının binlerce karesine görüntü vermişti. Varsın ismi de bilinmesindi. Gerçi hayat zordu. İki film yapanlar, soyunanlar, dünkü çocuklar parayla oynarken yılların sinema emekçisinin karnı günlük doyuyordu.
Bugün doyuyor yarını bekliyordu koca adam.

Son zamanlarda işleri iyi değildi Yadigar’ın. Parasızlık çekiyordu. Birileri ün, para,imaj peşinde koşarken Yadigar’ın durumu gitgide kötüleşiyordu.

Hey gidi koca adam.
Her yanını utanç kaplamıştı. Dayak yemekten büyük bir utanç. İyice parasız kalmış karnını doyurmakta güçlük çekiyordu. Kirasını ödemeyeli çok zaman olmuştu. Tek göz bir odaydı kaldığı. Buna rağmen kira parası bulmakta güçlük çekiyordu.

Bir gün evinden çıkardılar Yadigar’ı. Kimi kimsesi yoktu İstanbul’da. Buz gibi soğuk bir gece vakti Taksim’e çıktı birkaç parça eşyasıyla. Havada hain bir soğuk kol geziyordu. Kimsecikler yoktu koca meydanda. Buralarda ne kadar çok dolaşmıştı.

Bir banka uzandı. Ellerini bacaklarının arasında ısıtmaya çalıştı öksürüyordu epeydir koca adam. Uyku girmedi önce gözlerine. Yarını düşünüyordu. Sonra yorgunluk çöktü.ağır ağır kapandı gözleri.

Bir uyudu bir daha uyanmadı.
Bir uyudu, bir daha dayak yemedi kimseden.
Bir uyudu, kimseler bilmedi ismini.
Bir öldü, yalnız Taksim Meydanı ağladı koca adama.
Sokak köpekleri tuttu yasını.
Yaşamın son karesini asillere yakışır bir onurla oynadı adam.
Bir figüran gibi öldü; kimsesiz, yalnız, gözyaşı dökmeden…

Ölümünün ertesi günü Kazım Kartal’la sohbet ettik onun hakkında, içimiz burkuldu. Arap abi de aynı üzüntüyü yaşıyordu. Bu arada, o dönemde figüranların kahvesi uğrak yerlerimden biriydi. Figüranların çok ayrı yeri var hayatımda. Bir de dublörler gariptir. Başrol oyuncularının oynamaya cesaret edemedikleri rolleri oynarlar ve herkes o rolü yine başrol oyuncusunun oynadığını zanneder. Her türlü riske dublörler girer, işin avantasını da aktörler yer. Hayatın en acımasız yüzlerinden biridir bu da. Hayatın tüm riskini zaten emekçiler, arka sokak insanları,yoksullar almaz mı?

Borsada alınan riskin anlamı ne olabilir, onlarınkiyle karşılaştırıldığında?

Tarık Tufan

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder