16 Şubat 2012 Perşembe

ve ışık karanlıkta parlıyor


Nikolay İvanoviç: ...Evet, bizler, pisliklerimizi kölelerimiz toplasınlar diye yatak odasında bırakmış, iyi yetişmiş ve iyi giyinmiş olarak buradayız.Yiyip içiyoruz ve bizi can sıkıntısından hangi müzisyen kurtaracak diye tartışıyoryuz!Demin sizleri gördüğümde aklıma bu düşünce geldi, bunu size söylemeden edemedim.Kendi kendinize bunun böyle devam edip edemeyeceğini bir sorun!



Lev Nikolayeviç Tolstoy
Ve Işık Karanlıkta Parlıyor

15 Şubat 2012 Çarşamba

gitmelik



"biz şimdi gidiyoruz gibi ya dostlar
birgün döneriz elbet
acısız, adsız" Arkadaş Zekai Özger

neyzen tevfik'ten...


Neyzen'in yolu, tedavi için yine Bakırköy'e düşünce, doktor Mazhar Osman çıkışmış:
"Bak yine hastalandın Tevfik! Geçen sefer geldiğinde bir daha içki içmeyeceğine ant içmiştin!"
Neyzen gülmüş:
"Canım doktor" demiş, "Ben fakir adamım, bugün rakı bulur rakı içerim, yarın ant bulur, ant içerim."



 


Derleyen: Süleyman Bulut

iki kişi için suç müziği, mehmet işten

beğenmeyenler olacaktır ama ben ukala bir ömür çıkardım işte şapkamın içinden
kıvılcımın yangına dönüşme arzusu belki, içimdeki bütün körlere çelme takma isteği 
her kadının kokusunu ayrı ayrı duymam, her otobüste kavga çıkarmam belki hep bu 
göz altlarımı çizdiğim kemik saplı çakıyı nehre bıraktım 
bileğimdeki kaşıntıyla kendini ele veren kanın çağrısını 
çocukken dinlediğim bir masalla yatıştırdım
işte bir çentik daha dünyaya upuzun kurt bakışlarımla


size de anlatır belki gecemi üzgünlüklerle dolduran rüzgar 
martılara hikayeler anlatarak sakinleşebilen bir adam olacağımı bilmeden sonunda 
-hikayeler,akşam oldu mu meyhanelere deniz iklimi taşıyan balıkçılara dair- 
ve yaşadığım kentin yaşadığım kent olduğunu duyumsamadığım için 
bana oldukça kızan şair arkadaşlarıma kabadayılık taslayarak 
ve  kolay harcayarak öfkeyle biriktirdiğim her şeyi 
yol üstünde sızmış sarhoşların üzerinden sevinçle atlayıp 
denizlere koşardım yazılardan korumak için gözlerimi 
üzerimi böyle kanser bastığı günler 
kaskatı kesilirdim acıdan mı sevinçten mi tam ayrımsayamadan 
hikayeler yazardım, 
hikayeler; savrulmuş hayatların vesikalık fotoğraflarına dair

 
beğenmeyenler olacaktır ama ben çocuk düşlerimi sattım büyümemin karşılığında
şehrin tükürdüğü, kentin koynuna aldığı çocukların anlaşılmaz lehçelerinden 
bir aksan yaptım kendime
bir aksan... yerli !..bir aksan kusursuzca asi! 
konuşmasam o saat yok olacak,bir doksan boyunda, çekik gözlü bir aksan 
ve onunla sevdim seni, onunla yazdım sana kimi mahcup şiirlerimi

 
kimseler bilsin istemedim senle ben arasında gerili, gerilim hatlarında 
rüzgarın her dokunuşuyla vınlayan o arkaik şarkıyı kimseler duysun istemedim 
sustum yıllarca, koyuldum ve usanıncaya dek kendimden 
yoruluncaya dek saklandım yağmacı ilgilerinizden 
kentin bütün meydanlarında
bir çentik daha dünyaya upuzun kurt bakışlarımla 
hava soğuk, bütün kaldırımlardan yalnız insanların kokusu yayılıyor 
kimi yaraları kaşımak için dört tırnağını uzatan adamlar geçiyor yanımdan 
sabaha ucuz parfüm kokularını yayan falcı kadınlar 
öpüşmenin ilk tadını sokağa yayan çocuklar geçiyor sonra 
derken işçiler gözleri kızarmış bir şairle çarpışarak 
ve sanki bunu bir işaret sayarak güzel günlere dair 
birkaç dizeyle sersemliyorum iyice 
hainlerin bile ağlamak için bir omuz bulabildikleri
bir dünya özlemi 
yakıyor içimi       


Mehmet İşten                                                                                      

*kitap-lık dergisinde yayımlanmıştır

otel odaları


"gitsem de her yerde biraz vardır
hatırda zamansız bir plak
bir otel kapısı, biraz istasyon" Edip Cansever



1. Bölüm
http://www.youtube.com/watch?v=A_Zv9FSM7c4


2.Bölüm
 http://www.youtube.com/watch?v=pis781ALLbM

3.Bölüm
http://www.youtube.com/watch?v=2emsDbMBAG4


2. bölümdeki genç , Mehmet Emin Toprak'ın "Uzak" filmindeki yalnızlığından kopup gelmiş sanki.En acısı, o da gemici olacak; başvuru üstüne başvuru yapıyor.Bir de sonlarda, "kimsesizler mezarlığına atarlar, giderler" diyor ya, M. Mungan da kaldığı o otel odaları için 'yalnızlığın mezarları' diyordu..O mezar senin, bu mezar benim dolaşanların dile geldiği bir belgesel olmuş..Bir valize sığıp da hiçbir yere sığmayan hayatlardan... 

11 Şubat 2012 Cumartesi

acı, jean baudrillard

Başkası üzerinde yapılan etkide, acı büyük bir rol oynar.Avantaj elde etmek için ilk olarak acı çekmek yeterlidir.Hatta acının değiş tokuşunda önemli bir inisiyatiftir.Eskiden, insanın gölgesinden daha çabuk ateş etmesi gerekiyordu, bugün gölgesinden daha çabuk acı çekmesi gerekiyor.Başkasından daha çabuk elden çıkarmak, vazgeçmek.Belki başkasından daha çabuk sevmek, sizi sevmelerinden önce sevmek.Çünkü, hiç kimse artık ilk olarak ateş etmiyorsa, hiç kimse de artık ilk olarak sevmeye cesaret edemiyor.


Jean Baudrillard
Cool Anılar III-IV

karşılıklı yardımlaşma, kropotkin

Kursağı yeterince dolu bir karınca bir arkadaşını reddedecek kadar bencil ise, ona bir düşman gibi,hatta daha kötü davranılır.Eğer bu red, bir başka karınca grubuyla dövüşülürken yapılmışsa, düşmana gösterdikleri şiddetten daha fazlasıyla obur karıncaya saldırırlar.Ve eğer bir karınca, düşman türe ait bir karıncayı beslemeyi reddetmezse o karıncanın arkadaşları tarafından da dost olarak kabul edilir.
...
Barbar toplumunda, iki kişi arasındaki tartışmadan çıkan ve ölümle sonuçlanan bir kavgaya müdahale etmeyen bir görgü tanığına katil gibi davranılırdı; ancak herkesi koruyan devlet teorisine göre, görgü tanığının işe karışmasına gerek yok: müdahale edip etmemek polisin işi.Ve bir zamanlar vahşi bir ülkede, Hotantolar arasında, yiyeceği paylaşmak isteyen olup olmadığını üç kere sormadan yemek yemek çok ayıp sayılırken, günümüzde saygın bir yurttaşın tek yapması gereken şey, vergisini ödemek ve açların açlıktan ölmesine izin vermektir...

                  Pyotr Kropotkin
Karşılıklı Yardımlaşma, Evrimin Bir Faktörü

6 Şubat 2012 Pazartesi

suskunlar, ihsan oktay anar

 ...
Galata şehri ahalisi, tedavileri sonuç vermeyen Rafael'in tabâbet yeteneği hakkında ileri geri konuşmaya yeni yeni başlamıştı.Kabadayılar nasıl ki "leşleriyle" anılıp korku salıyorlarsa, Rafael de "naaşlarıyla" yâd edilip "dehşet saçmaya" başladı.O güne kadar tedavi etmeye çalıştığı yirmi hastasından on dokuzu vefât etmişti.Geriye kalan bir tek hastanın da, Rafael'e getirildiğinde, ne nabzı atıyor ne de adam nefes alıyordu.Hastayı defalarca muayene eden Rafael, sonuçta bir teşhis koydu: Adam ölüydü! O güne kadar koyduğu tek doğru teşhis de zaten bu olmuştu...

İhsan Oktay Anar
Suskunlar

yalan, remzi gürkan

  Bilimle uğraşan karıncalar hayvanları ikiye ayırmışlar, bir; aslan, kaplan, kurt gibi yumuşak huylu hayvanlar, iki; tavuk, kaz, ördek gibi yırtıcı hayvanlar...

       Bakış nerede durduğuna göre değişir, tartışılır. İnsan hata yapar, yanılır, tartışılır. Ama karıncayı kurt, aslanı ördek yaparsan bu düpedüz yalan söylemektir. Yalan politik bir şeydir...

Son zamanlarda üniversitelerde yurtseverlik vurgusunu üzerlerinde ‘fedakarca’ taşıyan iki ‘politik’ eğilimin karşı karşıya geldiklerini deyim yerindeyse ‘karakolluk’ olduklarını görüyoruz. “Güzellik hulasa edilemez” diye bir laf vardır. Hulasa edilebilen bir şey yoktur ki güzel olsun. Sevmek de hulasa edilemeyen bir güzelliktir. “Dünyayı güzellik kurtaracak” diye yazıyordu Dostoyevski. Arif Damar “Yoksulduk, dünyayı sevdik” der. Sevmek güzelken, özellikle birlikte sevmek daha da güzelken böylesine güzel bir şey üzerinden insanlar nasıl oluyor da karşı karşıya geliyor? Ama karşı karşıya geliyorlar. Demek ki işin içinde bir iş var. Eğer yurt da sevgi de bir tapu, mülk, iktidar sorunuysa gelirler tabii.

Oysa sevgi ve tahakküm yan yana düşünemeyeceğimiz şeyler, biri varsa öteki yoktur. 'Yanak yanağa değil duvar duvara'dırlar. “Yurt, canlı türlerin yaşam alanıdır. Savaşmayız, veririz” diye yazıyor Ahmet Güntan. Yeter ki gasp etme, yaşa ve yaşat. Politika ise bir gasp sanatı, bir hükmetme sanatıdır, ne arasın orada sevgi? Adaleti infaz memurlarının, özgürlüğü füzelerin sağlayacağını, yurtseverliğin de iktidarsevicilerin tekelinde olduğunu sanmak politika uzmanlarına gafil avlanmaktır olsa olsa. Ama herkes gaflet uykusunda değil bakın(!); Yılmaz Odabaşı mesela, Mithat Cemal Kuntayın bir şiirine nazire olarak yazdığı şu dizeler sevile sevile duman edilmiş, sevilmedik bir yeri kalmamış kimi insanlara bir ilaç gibi geliyor, onları rahatlatıyor ve 'uyarıyor': “Bayrakları bayrak yapan bayrak imalatçılarıdır / Toprak eğer uğruna ölen varsa utanmalıdır”

Ne var ki afyonun etkisi biraz geçtikten sonra ‘nedir yani’ diyor insan kendi kendine, bayrakları bayrak yapanlar, bizi çook seven ve bizler müsait oldukça daima sevmek isteyenler değil mi? Gerek müesses nizam, gerekse de müesses nizam adayları, çekirdekleri değil mi? Bayrak imalatçısı dediğin Hasan emmidir, Ayşe teyzedir. Varsa bir suçları günahları olsa olsa ‘küçük hisseli, uzak ortak’tırlar ki o bile değil. Toprak dediğinse tabiat anadır birader, severim de uğruna ölürüm de... Kızılderililer de ölmüşlerdi uğruna, aborjinler de, Afrikalı ‘ilkel’ kabileler de, göçebe Oğuzlar da, bedeviler de…Hiç birinin tapu daireleri yoktu. Tabiatla kurdukları ilişki mülkiyet ilişkisi değildi. Toprakla mülkiyet ilişkisini kuranlar –bu isterse kamu adına olsun- öylesi böylesi hiç fark etmeyen müesses nizamlardır.

tutunamayanlar'dan...


…Dünyayı bir karanlık kapladı.Fırıncılar kimseye ekmek vermedi.Şeker karaborsaya düştü.Matbaalar, ekmek karnesi basmaya başladı gizlice.Selim, kafasında on yüz bin, hayatında sadece bir aşk yaşadı.Onun da dumanı doğru çıkmadı.Baca çarpık yapıldığı için, ortalığı bir kurum kapladı.Göz gözü görmez oldu.Dost, düşmandan ayrılmaz oldu.Herkes birbirine girdi.Ölüm sıkıyönetim ilan etti: kimse burnunu pencereden çıkaramadı.Çıkaranların burnu kırıldı.Düşünenlerin aklı tutuklandı.Düşünmeyenlerin korkudan akılları başlarından gitti.Kimse kabul etmediği gerekçesiyle geri döndüler.Akıl artık başka bir akıl oldu.Dünyayı çılgınlık sardı.Düşünme imtiyazları Batılıların elinden alındı; kimseye verilmedi.Aklı başında olanlar şiddetle cezalandırıldı.Deliler kefaletle tahliye edildi.Descartes’in kitapları meydanlarda toplanıp yakıldı.Onlarla birlikte bütün evraklar, belgeler, tapular, senetler, nüfus cüzdanları, mahkeme kararları, paralar, otobüs pasoları, aylık yolculu karneleri, diplomalar, dilekçeler, banka cüzdanları, raporlar, kanunlar, tüzükler, ölüm ilmühaberleri, aşk mektupları ve bilumum mektuplar, etiketler, izin kağıtları, terhis teskereleri, kadro cetvelleri, tayin kararnameleri, istifa mektupları, can sıkıcı eleştiri yazıları, üyelik kartları, yemek listeleri, fakirlik ilmühaberleri, vekaletnameler, bütün vesikaların noterce tasdik edilmiş suretleri, okul karneleri, icra tebliğleri, kira kontratoları, Carnegie’nin öğütleri, gazeteler, şeref diplomaları, seçim kütükleri, seçilme mazbataları, biletler, evlenme cüzdanları, vasiyetnameler, can sıkıcı günlük takvimler, “saat on ikiye kadar bekledim evden çıkıyorum” “yarın öğleden sonra uğrarım” “akşam evdeyiz” “cumartesi odada buluşalım” gibi anlamsız haberleşme kağıtları, üzerine şarkıcıların resimleri basılı bilumum afişler, tabelalar, genelev kadınlarının vesikaları, kitap halinde toplanmış günlük makaleler fıkralar röportajlar, kilit altında tutulan pul koleksiyonları, pasaportlar, yasak levhaları, çamaşır ve gömleklere işlenen her türlü markalar, tabanca ruhsatları, imtihan kağıtları, yılbaşı tebrik kartları, bayram tebrik kartları, nüfus kütükleri, her çeşit evrak-ı müsbite, işçi kontrol kartları, kartvizitler, davetiyeler, rozetler, kongrelerde delegelerin göğsüne takılan kurdele ve işaretler, piyango biletleri, faiz kuponları, iskambil kağıtları, çocukların boynuna takılan “öpme beni” önlükleri, lokantalarda üzerinde “tutulmuştur” yazan kartlar, toplantı salonlarının kapısına asılan “toplantı var” levhaları, “kapalıdır” levhaları, “öğle tatili” levhaları, dükkanlardaki “müşteri velinimetimizdir” , “müşteri daima haklıdır” şeklinde levhalar, “düşün” “bugünün işini yarına bırakma” “doğruluktan ayrılma” gibi öğütler veren levhalar, çift çizgili defterler, tek çizgili defterler, çizgili kağıtlar, kağıtlar da yakıldı.Yanan kağıtların alevleri gökyüzüne yükseldi.Dünyayı bir aydınlık kapladı.Elektrik idaresi iflas etti.Herkesin gözü açıldı.Bu alevler herkesin içini ısıttı, kalbindeki buzları çözdü.Bütün buzlar eriyince, ortalığı gözyaşı selleri kapladı…

Oğuz Atay
Tutunamayanlar

türkiye'nin cezayir konusunda alnı ak mı? ayşe hür

AYŞE HÜR YAZDI

Türkiye'nin Cezayir Konusunda Alnı Ak mı?

"Fatin Rüştü Zorlu'nun şahsında Türkiye, Cezayir'in ve diğer sömürge halklarının bağımsızlığına karşı çıkıyordu. Bu tutum, Türkiye'nin itibarını ezilen halklar nezdinde yerle yeksan etmişti."

Fransa Parlamentosu, "soykırım" tasarısını kabul etti. Yürürlüğe girmesi Başbakan Sarkozy'nin onayına kaldı. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti, ilk oylamaya göre daha soğukkanlı ancak Fransa'yı Cezayir Meselesi'nden dolayı eleştirmek hâlâ çok revaçta.
Bu hafta, bilmeyenlere ya da unutanlara, Fransa Cezayir'de "soykırım" yaparken, Türkiye'nin ne yaptığını hatırlatmak istiyorum.
Cezayir, 1529'dan 1830'daki Fransız işgaline kadar Osmanlıların yönetiminde kaldı. Bugün "Fransa'nın Cezayir'de ne işi vardı?" diyenler "Osmanlı'nın Cezayir'de ne işi vardı" diye sormuyor elbette.
Ancak kabul etmek gerekir ki, aynen Osmanlı gibi sömürgeci amaçlarla Cezayir'i işgal eden Fransızlar, Osmanlı'ya göre çok daha acımasız sömürgeci politikalar güttüler.
Öyle ki, 19. yüzyılın sonuna kadarki dönemde ülke nüfusunun üçte birinin, yani bir milyon kişinin açlık ve hastalık başta olmak üzere çeşitli nedenlerle hayatını kaybettiği sanılıyor.

Milli Mücadele dostları

20. yüzyılın başlarından itibaren, Fransız sömürgeciliğine hem İslamcı, hem milliyetçi, hem de solcu gruplardan örgütlü tepkiler gelmeye başladı. Bu üç kesim de farklı nedenlerle Türkiye'deki Kemalist deneyimi büyük ilgi ile izliyorlardı.
1920'de Fransızlar, Adana-Antep-Urfa yöresini işgal ettiklerinde, Fransız birliklerindeki Moritanyalı, Libyalı, Tunuslu ve Cezayirli askerler topluca Türk tarafına geçtiler. Milli Mücadele'nin kazanılmasından sonra da bu askerler Türk vatandaşlığına alındılar, kendilerine bir miktar toprak verilerek Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde iskân edildiler.
Ama ilgi bununla sınırlı kaldı.
1930'lar gelindiğinde Cezayir'de bağımsızlık mücadelesi üç ana akım tarafından yürütülüyordu. Solcu Ahmet Messali Hac, milliyetçi Ferhat Abbas ve İslamcı Şeyh Abdülhamid Bin Badis'in temsil ettiği üç akımın da ortak paydası, Fransız sömürgeciliğine karşı olmalarıydı.
O yıllarda tamamen içine kapanmış olan Türkiye'nin Cezayir'le ilgili tek hamlesi, 1930'da Fransa'nın Cezayir'i işgalinin 100. yıldönümü için dış temsilciliklerinde bazı etkinlikler yapacağını duyması üzerine oldu.
Dışişleri Bakanlığı, Türkiye'nin dış temsilciliklerine bu tür etkinliklere katılmamalarını emretti. Türkiye bundan sonra bir daha Cezayir'le ilgilenmedi.

3 Şubat 2012 Cuma

öldürürsün, aşık edebiyatından...


http://www.youtube.com/watch?v=ClSl2N8gHBw 

Sözlü edebiyatın, âşık-tekke edebiyatının doğal özelliklerinden biri, ürünlerinin (atasözü, mani, bilmece, türkü, masal, efsane, koşma, semai, nefes, ilahi, deyiş gibi) dilden dile dolaşırken önemli değişikliklere uğraması, kimi zaman dilinin sadeleşmesi veya ağdalaşması, unutulan mısraların yerine yenilerinin konması, âşığın / şairinin unutulup yerini, bilinen mahallî şairlerden birinin almasıdır. Söz konusu temel özellik dolayısıyla âşık-tekke edebiyatımızda şairi karışık, birçok şaire mal edilmiş, nazire (benzek) olmayan epeyce şiir vardır. On yıl boyunca bir deftere kaydettiğim bu şiirleri, üç yıldır teker teker ele alıp gerçek şairleri hakkında görüşümü yazmaktayım.Bu makalede ele aldığı şiir, "beni öldürürsün" redifli bir âşık edebiyatı ürünüdür. Âşık Ömer, Gevherî ve Yâregiden'e mal edilmiştir.
Önce tespit ettiğim şiirleri ve şairlerini sıralayacağım.

1. Âşık Ömer (1619, 1621 ?-1707)
Göğsün açıp bana karşı
Çıkma beni öldürürsün
Gözlerini süze süze
Bakma beni öldürürsün

Öldürüp kanıma girme
Gayrılara gönül verme
Ela göze siyah sürme
Çekme beni öldürürsün

Diş değil, dişin dürdane
Gelmemiş mislin cihane
Siyah zülfün ak gerdane
Dökme beni öldürürsün

Der ki Ömer, yâre giden
Sevip de sonra terk eden
Göründü ol gümüş beden
Açma beni öldürürsün


dinle şair, ilhami çiçek


İlhami Çiçek'in Aşık Sümmanioğlu ile atışmasından...

çizgi filmler üzerine, adorno


Vaktiyle çizgi filmler, akılcılığın karşısında yer alan hayal gücünün temsilcisiydi.Teknikleri sayesinde, elektrik vererek sakat bıraktıkları hayvanlara ve nesnelere, hakkın yerini bulması için ikinci bir hayat bağışlarlardı.Günümüzde çizgi filmler sadece teknolojik aklın hakikat üzerindeki zaferini onaylıyor.

                                                                                       Theodor W. Adorno
                                                                                           Kültür Endüstrisi-Kültür Yönetimi