19 Ekim 2012 Cuma

alçaklığın evrensel tarihi, borges


1517 yılında, Yerliler'in Antiller'deki altın madenlerinin cehennem çukurlarında çürüyüp gitmelerine yüreği parçalanan İspanyol misyoner Bartolome de las Casas, İspanya kralı V. Carlos'a, oraya zencilerin getirtilmesi için bir tasarı sunmuştu; Antiller'deki altın madenlerinin cehennem çukurlarında zenciler çürüyüp gitsin diye.Biz Amerika'nın kuzeyinde ve güneyinde yaşayanlar, bu acayip insancıl dönüşüme neler borçluyuz neler: W. C. Handy'nin blues parçalarını; Uruguaylı avukat ve Siyah akımının ressamı Don Pedro Figari'nin Paris'teki büyük başarısını; tangonun kökenini zencilere kadar dayandıran bir başka Uruguaylının, Don Vicente Rossi'nin halis yerli düzyazılarını; Abraham Lincoln'ün destansı boyutlarını; iç savaş yüzünden beş yüz bin kişinin ölmesini ve asker emeklilerine üç milyon üç yüz bin dolar aylık bağlanmasını...
...
O yıllarda, köleciliğe karşı çıkan birtakım kışkırtıcılar, Kuzey'i bir uçtan öbür uca dolaşıyorlardı; özel mülkiyete karşı çıkan bu tehlikeli kudurganlar çetesi kölelerin özgür kılınmasını savunuyor, onları kaçmaya kışkırtıyordu.Morell bu anarşistlere pabuç bırakacak adam değildi.Yankee değildi o, sapına kadar Güneyli bir Beyazdı; Beyazların soyundan geliyordu.Bir gün bu işleri bırakıp beyefendiden sayılmayı, kilometrelerce uzayıp giden kendi pamuk tarlalarının, sıra sıra dizilip iki büklüm çalışan kendi kölelerinin sahibi olmayı düşlüyordu...Onca deneyimden sonra, gereksiz tehlikeleri göze almaya hiç niyeti yoktu.

Kaçak köle özgürlüğüne kavuşmayı bekleyedursun, Lazarus Morell'in kancık melezleri kendi aralarında bazen belli belirsiz bir baş işaretiyle karar verirler ve köleyi gözden, kulaktan, elden, günden, rezillikten, zamandan, koruyucularından, umarsızlıktan, havadan, köpek sürülerinden, dünyadan, umuttan, terden ve kendinden kurtarıverirlerdi.Bir kurşun, bir bıçak ya da kafaya inen bir sopa...Son kanıtı yok etmek Missisipi'nin kaplumbağalarıyla yayınbalıklarına kalırdı...
...
Morell'in, kendisini linç etmeyi düşleyen zencilerin ayaklanmalarına önderlik ettiğini ya da önderlik etmeyi düşlediği zenci orduları tarafından linç edildiğini düşünebiliyor musunuz? Üzülerek itiraf etmeliyim ki, Missisipi tarihi, bu iki harikulade fırsatın ikisinden de yararlanamadı.Üstelik, ilahi adalet (ya da ilahi ahenk) de yerini bulmadı: Suçlarına yataklık eden ırmak Morell'in mezarı olmadı.Lazarus Morell, 1835 ocağının ikinci günü, Silas Buckley adıyla yattığı Natchez hastanesinde bir akciğer hastalığından öldü.Onu, koğuştaki hastalardan biri tanıdı.Ayın ikisi ver dördünde, bazı büyük çiftliklerdeki köleler ayaklanmaya kalktılar, ama pek fazla kan dökülmeden bastırıldı ayaklanma.

Zalim Kurtarıcı Lazarus Morell

Alçaklığın Evrensel Tarihi
Jorge Luis Borges

o işe rufailer karışır


Rakı yasağının hüküm sürdüğü bir devirde, herhalde IV. Murad zamanında, bir Bektaşi, gizli bir meyhaneden doldurduğu şişesiyle giderken subaşıya, aseslere (zaptiye memurlarına) rastlar.Subaşı, yahut asesbaşı, "O şişede ne var?" diye sorar, Bektaşi "sirke" der."Ver bakayım" deyince, bektaşi "Rakı ol ya mübarek" deyip şişeyi sunar; yani aklınca keramet gösterir.Bunu duyan, gören memur, karşıdaki yangını göstererek, "Kerametin varsa" der, "Şu yangını söndür."Bektaşi, "Yok erenler" der, "Bizim hükmümüz buna geçer, o ateş işi, ona Rıfailer karışır."

Tasavvuftan Dilimize Geçen Deyimler ve Atasözleri
Abdülbaki Gölpınarlı

sıcak su mu, soğuk su mu? yalçın kaya

...
İnsanoğlu, sinir buhranlarından kurtulmak istiyorsa, tekrar tabiata dönmelidir.Fen derslerinden tam numara almak bizi başarılı, fakat mutsuz kıldı.Su, tabiat tarafından nasıl sunulmuşsa, ancak o şekilde faydalıdır.Ama kaynar ılıca suyuymuş, ama buzlu dere suyuymuş...Ünlü araştırıcı Karper son nefesinde ne demiş biliyor muydunuz?.."The end" demiş...

Sıcak su mu, soğuk su mu?
Yalçın Kaya

5 Ekim 2012 Cuma

en passion (bir tutku), 1969, ingmar bergman

video

Andreas Winkelman: Kendini bir düş kırıklığı olarak görmek ne acı…Bazı insanlar, iyi niyet kisvesi altında aşağılayarak sana ne yapman gerektiğini söylerler. Yaşayan bir canlıyı ezip geçme isteğiyle yaparlar bunu… Özgürlük hakkında pek çok konuşuruz. Özgürlük, aşağılanmış olan için sadece bir zindan değil midir? Aşağılanmışların tahammül edebilmeleri için kullandığı bir ilaç mı?…Artık direnmeyeceğim.Günler geçip gidiyor. Yediğim yemekten, çıkardığım dışkıdan ve hatta konuştuğum kelimelerden bile zehirleniyorum!Güneş, uyanayım diye çığlık atar gibi yolluyor ışığını.Uyku ise sadece beni kovalayan kabuslardan ibaret.Karanlık; hayaletleri ve anılarımla kulaklarımı tırmalıyor.Daha kötü durumda olan insanların diğerlerinden daha az şikayet ettiklerini fark ettin mi?En sonunda kabullenip susmuşlar...Oysa onların da diğerleri gibi gözleri, elleri ve hisleri var...Hem cellatları hem de kurbanları barındıran ne geniş bir ordu!

 En Passion, 1969

odtü mc donalds - tayfun gönül, gediz akdeniz söyleşisinden

...
Tayfun Gönül: Daha önce de konuşmuştuk?Senin ODTÜ çözümlemen vardı örneğin."ODTÜ'de Mc Donalds'a Hayır" meselesi...

Gediz Akdeniz: Tabii o tam bir simülasyon örneği.Yani Baudrillard'ın kuramının işaret ettiği simülasyon bu."Mc Donalds'a Hayır" diye çıkarsan, Ortadoğu Üniversitesi'nin ne kadar Mc Donalds bir üniversite olduğunun üstünü örtmüş olursun.Yani bu Baudrillard'ın Disneyland için söylediği gibi aslında; Baudrillard "Disneyland gerçekte Amerika'nın bir Disneyland olduğunun üstünü örtmek için ortaya çıkmış bir simülasyon" diyor.

Düzenden Kaosa Zuhur
Tayfun Gönül
Gediz Akdeniz ile Söyleşi

yalnızlığımı unutturmayacak kadar, akif kurtuluş

son kez tebaamı seyrettim bir kuyunun ağzında
görüntüsünü bozmamak için suya taş atmaktan korkan tebaamı

her mahalleden bir komşu edinmiştim, mihrapsız kalmamak için

kırk gün kırk gece süren yağmurdan kaçarken saçak altına tutulmuştum

yalnız sigaramı kurutmak için çıkardım güneşe, o da bir kaç dakika

cenaze törenlerinde ağlayarak acı paylaşmasını bu zamanlar öğrendim

bir süre de yüreğinden infilak etmiş süsüyle gezindim çarşı içinde

şehrin yarısını kaybettiği aşk mektuplarımı yayımlayarak

sabahları yepyeni bir hicret duygusuyla çıkmalıyım kapıdan
tarihin benimle başladığına ancak böyle inanabilirim
ancak böyle bağışlarım yazıyı ve pusulayı benden önce bulanları

bu yaz kalenin dibinde ney üfleyerek kazandığım parayla
kuşların göç yolunu gösteren bir atlas satın aldım
istersem her haramiyi mahcup kılarım, hiçbiri ses edemez
suları geçerken gövdemize vuran ve düşen martılara
uyruğumu bırak, sözümü bil, ülkemi bul
şu meydanda bin yıl önceki savaş benim yüzümden patladı
o nedenle üzülmüyorum nal seslerinden yazılması gecikmiş hayatıma

mezuniyet müsameresinde aldığım alkışları başım sıkıştıkça kullanırdım
savurdum onları bir minareden, benle birlik büyüsün diye yüreğim
o nedenle acıtmıyor konukların önünde şarkı söyletilen bir çocukluk da

bak, şu bedevinin yanındaki benim, duruşumdan bir suikast hazırlığı
çadırların ardındaki gölgelerden baskın havası seziliyor
birazdan bir hançer kana bulayacak okul defterlerini

yaş günleri ezberlenerek, tren biletleri saklanarak tarih hatırlanmaz
takvim yaprakları arasında çiçek kurutularak da
anla! bir çiçek bile anlar koparıldığını
anlayabilirsin, gördün güllerin elimde nasıl renk değiştirdiğini
ilk kez burnunu sağ yanağıma dayadığında söylemiştim, bir de şimdi:

-bana yalnzılığımı unutturmayacak kadar yaklaş
nerde miyim: birkaç gün daha bir kuyunun ağzında

yosunları yolduğu için yönünü yitiren
yüzünü yitirmemek için cebinde şehir planını taşıyan
ve her kavşakta dizine yayıp saçını tarayan Ahali!

gördüğü her rüyayı bir kuyuya yoran saçı bitmemiş
niçin benim yetimim olsun, niçin, niçin

Akif Kurtuluş

Tören Provası

ölü zaman gezginleri, hasan ali toptaş


...Dadaloğlu'ndan bir türkü mırıldanıyordu bu sırada..Karlı dağlar geçiyordu türküden, Avşar kervanları sarı bakışlı develeriyle yayladan yaylaya göçüyor, kıl çadırlar kurulup sökülüyor ve reddedilmiş Osmanlı fermanları, ilk dizeyle son dize arasında yırtılıp Toroslar'dan aşağı fırlatılıyordu...

Korkuyla Yaralı Dört Keklik

Ölü Zaman Gezginleri
Hasan Ali Toptaş

zencilik, aime cesaire


"Onlar ki ne barutu ne pusulayı buldular
Onlar ki hiçbir zaman buhara da elektriğe de egemen olmayı beceremediler,
onlar ki denizleri ne gökyüzünü keşfettiler,
ama kendi köşelerinde acının yurdunu bilirler."